fbpx

Her konuda bir fikrimiz olmalı mı ya da yalnızca bir şey hakkında her şeyi mi bilmeliyiz? Arkamıza yaslanıp kendimizi sakin bir şekilde dinlediğimizde istisnasız hepimiz birçok şey hakkında çok fazla bilgi sahibi olduğumuzu düşünürüz. Mutlaka çok iyi bildiğimiz bir alan vardır ama genel kültür ve günlük hayatın içerisinde gelişen gündem konuları da dahil her şey için çok fazla bilgi sahibi olduğumuzu ve düşüncelerimizde haklı olduğumuzu sanırız. Aslına bakarsanız yanıldığımız nokta da tam olarak burada başlar. Bugün uzun zamandır yazmayı planladığım bir konu hakkında sizlerle biraz konuşmak istiyorum.

Yaşadığımız ülke bir yana, yaşadığımız dünyada hayattan geri kalmamak ve geleceği inşa ederken doğru adımlar atabilmek adına mutlaka gündemi takip etmemiz gerekir. Ancak gündemi takip ediyor olmamız konular hakkında yeterli ve doğru bilgilere sahip olduğumuz anlamına gelmez. Birçok insanın dinlediklerinden dolayı fikirlerinin olmasının ve kendi fikirlerinin en doğrusu olduğunu düşünmesinin nedeni olayları yalnızca dışarıdan takip etmekle yetinmeleridir. Oysa yapmamız gereken dünyada olanları takip ederken bununla yetinmeyip yeteri kadar bilgiye sahip olabilmemiz adına gereken araştırmaları da yapmaktır. Bugün dönüp yanımızdaki kişiye “Dolar neden artıyor? TL neden değer kaybediyor? Rusya neden Ukrayna’ya savaş açtı?” vs gibi sorular sorduğumuzda birçok kişinin vereceği cevap; “Yabancı ülkeler bizim iyi olmamızı istemiyor çünkü topraklarımız dünyanın başka hiçbir yerinde yok. Bu yüzden dolar artıyor ama ben zaten hep 50 liralık mazot alıyorum. Rusya zaten çok kinci bir ülke. Her yer onun olsun istiyor bu nedenle Ukrayna’ya saldırıyor” olacak… Ne kadar acınası ve komik değil mi? Ancak bu tarz cevapları duyduğunuz kişiler her zaman bir kalemin kağıt bir kağıdın masa olduğunu iddia ederler size ve sonuna kadar da bu düşüncelerini savunurlar.

Sizlere anlatmak istediğim yalnızca gündemimizde olan siyasi ve ekonomik olaylar değil tabii ki. Fakat yaşadığımız kısa hayatımızın içinde dolu dolu bir insan olabilmek ve bu dünyada hem kendimiz hem geleceğimiz için bir iz bırakabilmek adına her şey ile ilgili doğru ve yeterli bilgiye sahip olmalıyız. Tüm bunların yanında ise kendimize bir uzmanlık alanı seçmemiz gerekiyor. İlgimizin ve yeteneğimizin olduğu bir konunun üzerine giderek bu konuda her şeyi bilmeliyiz, bu benim için “Spor Pazarlaması” diyebilirim. İdeal insanın her şey hakkında bir şey, bir şey hakkında her şeyi bilmesi gerektiğine inanıyorum. Ben bir masada oturduğumda uzmanlık alanım dışında bir konuda araştırdığım ve gerçekliğini bildiğim fikirlerimi sunabilirim ancak kimseyle münakaşaya girmem. Eğer o masada konu spor pazarlaması olursa bu defa hiç susmadan konuşabilen olabilirim. Ben kendimi her şey hakkında bir şey ve bir şey hakkında her şey düşüncesine göre geliştiriyorum. Bu düşünce de tartışmalara mutlaka açıktır ancak bu şekilde ilerlemenin de doğru olduğunu düşünüyorum. Zira her şeyi çok iyi bildiğini iddia edenler genel olarak hiçbir şey bilmeyenlerdir ve çoğu zaman beyazın siyah siyahın beyaz olduğunu savunurlar. Bu konuda Sigmund Freud üzerine saatlerce düşünülmesi gereken bir söz söylemiş;

Bazen bir puro sadece bir purodur. Ve bazen bir puroyu başka bir şey zannetmekte ısrar etmek daha büyük yanılgıların kapısını açar…”

Son dönemlerde yaşadığımız olağanüstü fiyat artışları ile birlikte yalnızca fiyat etiketlerinde değil hayatımızda da birçok şey değişmeye başladı. Sosyal aktivite, günlük hayat rutini ve daha birçok şey… İnsanların günlük hayat koşturmasından bir nebze de olsa uzaklaşabildiği anlar dışarıda arkadaşları ya da aileleri ile geçirdikleri zaman, yemeğe gitmek ya da bir şeyler içmek, sinema ya da tiyatroya gitmek gibi yaptıkları aktivitelerdi. Hepimizin kafasını biraz dağıtmaya ihtiyaç duyduğu aşikar fakat artık öyle bir zamana geldik ki kafamızı dağıtmak bile stres yaratır hale geldi. Bu durum özellikle de dar gelirli aileler üzerinde etkisini göstermeye başladı. Zira insanlar tüm yoğunluklarından artan vakitlerde dinlenmek ya da enerji depolayabilmek için eve kapanmak ve bir şeyleri kendileri hazırlamak yerine daha çok dışarıda vakit geçiriyordu. Ancak günümüzde fiyatların artması ile birlikte hayatımızda birçok şey değişmeye başladı.

YAŞAM STANDARDIMIZ DÜŞÜYOR!

İnsanların kazandıkları paralar her ne kadar birim fiyat olarak artsa da aynı oranda hatta belki artan maaş oranlarından daha fazlası ile giderlerde de artış yaşanıyor. Kişisel zevke dayalı olarak üretilen tüketim grubu ürünleri bir kenara temel ihtiyaç grubu içerisinde yer alan ürünlerde de oldukça yüksek fiyat artışları yaşandı ve yaşanmaya devam ediyor. Dolayısıyla insanlar standartlarını her ne kadar düşürmek istemese de birtakım davranış biçimini değiştirmek zorunda kalıyor.

Anlatmak ve konuşmak istediğim konuyu netleştirebilmek için birkaç örnek vermek istiyorum. Örneğin sıkça yaptığımız ve yapmaktan genel olarak hepimizin keyif aldığı arkadaş buluşmaları yavaş yavaş dışarıda değil evde planlanmaya başladı. “Bugün de dışarıda yemek yiyelim” diyerek hiç hesaplama yapmadan dilediğimiz gibi plan yapabilirken geldiğimiz noktada “Ödeyeceğim ücrete değecek mi?” diye düşünerek dışarıda yeme-içme alışkanlığımızdan feragat etmeye başladık. Bazen de biraz eğlenelim, bir iki kadeh yudumlayalım derken birçok insan artık alkolünü bile evinde yapmaya başladı. Öyle ki bu konuda ustalaşmaya bile başladılar. Geçtiğimiz haftalarda bir arkadaşım evinde yaptığı şaraptan hediye ederek “Tadım zamanı geldiğinde sana söyleyeceğim. Bana fikirlerini dürüstçe söyle lütfen, eksikleri birlikte tespit edelim” dedi. Pandemi döneminin başlarında her yerde evinde ekmek yapan insanları görürken şu an evinde alkol üreten kişileri görür olduk.

Hayatımızda değişmeye başlayan o kadar çok alışkanlık var ki. Aslında bakarsanız bunlara alışkanlık demek doğru mu bilemiyorum. Değişmeye başlayan ya da değiştirmek zorunda kaldığımız şeyler hepimizin yapmakta hak sahibi olduğu ve feragat etmemizin söz konusu bile olmadığı en temel ihtiyaçlardan. Tüm yıl çalışıp bazılarımızın 15 gün bazılarımızın daha fazla da olsa dinlenmek için gittiği tatiller bile artık düşünülmeye başlandı ya da “Kısa da olsa güzel bir tatil yapabilmem için tüm yıl bazı şeylerden fedakarlık yaparak para biriktirmem gerekiyor” demeye başladık. Kendi adıma burada bahsettiklerim ve bunlar gibi ihtiyaçlarımızı yapabilmemiz için herhangi bir şeyden feragat etmememiz gerektiğine inanıyorum, belki ufak fedakarlıklar da bulunabiliriz ama bir şeyi yapmak için diğerinden vazgeçmek benim fikrime göre yanlış zira burada bahsettiklerim lüks ihtiyaçlar değil. Kısaca; “Her seçiş bir vazgeçiş” olmamalı!

Önceki Blog Yazılarım İçin Buraya Tıkla!

Günümüzdeki en büyük sorunlarımızın, yaşadığımız çağın “Hızlı” olmasından kaynaklandığını biliyor muydunuz? Hızlı yaşamak, hızlı yaşarken birçok şeyin farkına varamamak ve bu nedenle andan keyif alamamak… Her şeyin hızlı yaşanıyor olması insanları genellikle mecburen de olsa koşuşturma halinde olmaya itiyor. Kendimizi sürekli olarak bir şeyleri halletmek zorunda hissediyoruz ve bu his her zaman yapılması gereken işlerle ilgili olmayabiliyor. Bazen bir arkadaşımızla konuşmak bazen gelen mesaj ya da maillere geri dönmek… Günlük hayatta bize iyi gelebilecek aktiviteler için bile artık bir sorumluluk gözü ile bakmaya başladık. Peki sizce bu durum bizi nereye doğru sürüklüyor dersiniz? Ben size çevremden duyduklarımdan yola çıkarak söyleyebilirim, depresyona…

Geçtiğimiz günlerde çevremden biriyle konuştuğumda bana şundan bahsetti; “Hayat çok hızlı. İnternet dünyası, ulaşmak istediğimiz şeylere erişim süremiz, çok uzaklarda olan biri ile yan yanaymış gibi istediğimiz an görüşebiliyor olmamız, iş hayatının teknolojiye bağlı olarak çok daha hızlı ilerliyor olması vs… Her şey anında olabiliyor ve bu gerçekten bana kendimi çok yorgun hissettiriyor. Kendimi tüm bunların içinde geride kalmış gibi hissediyorum. Her an hayata yetişmeye çalışıyormuşçasına koşturma halindeyim ve sanki hiçbir şeye yetişememiş gibi hissediyorum. Yaşadığım andan keyif alamadığım gibi beni neşelendirmek isteyenleri de sorumluluk olarak görmeye başladım ve bu yüzden onlarla görüşmeyi bile reddediyorum. Aslına bakılırsa hayatın hızı beni hayatın tadından uzaklaştırıyor ve artık çoğu zaman her şeyden ve herkesten uzak kalmak istiyorum”. Sizce bu nasıl bir his? Bana kalırsa her şeyin farkında olduğu halde insani ilişkilerinde ve kariyer kazanımlarında zaafa uğramışlığın getirdiği bir his.

Hız ile Yarışmalı mıyız?

Günümüzde her şeyin hızlı yaşanıyor olması bizleri kısır döngü içine sokuyor. Hayatın içinde insanlar ile olan ilişkilerimiz, insani duygularımız ve bazen de edindiğimiz kazanımlar çoğu kez sekteye uğruyor. Öyle bir döngü içerisinde yaşıyoruz ve hatta bazılarımız için yaşamaya çalışıyoruz ki bugün yaptığımız en basit şeyleri bile geleceğimiz için bir adım olarak görüyoruz. İçinde bulunduğumuz anda somut bir şey elde etmeden vakit geçirirsek kendimizi sorumsuz ya da suçlu olarak hissediyoruz. Artık başkaları ile değil kendimizle ve zamanla yarış içinde olmamız ise bizleri hem fizyolojik hem de mental olarak büyük bir bozguna uğratıyor. Devamlı olarak bir şeylerin hızına yetişmemiz gerektiği hissine kapıldığımız zaman odak noktamızı kaybediyor ve stres dolu bir hale bürünüyoruz. Etrafımızda ya da hayatımızda gerçekleşen güzel şeylerin farkına bile varamıyor ve anın keyfini çıkaramaz hale geliyoruz. Tüm bunların farkına vardığımızda ise hayata bakıyor ve hızlı ilerleyen çağa yetişmemiz gerektiğine kendimizi inandırıyoruz. Böylece hızlı dünyaya yetişmeye çalışırken rotamızı kaybediyoruz. Sanıyorum anlatmak istediğim düşünceyi Çek asıllı Fransız yazar ve şair olan Milan KunderaLa Lenteur (Yavaşlık)” adlı eserinde anlatmış;

“Yavaşlığın düzeyi anının (hatıranın) yoğunluğuyla, hızın düzeyi ise unutmanın yoğunluğuyla doğru orantılıdır. Yavaşlık ile anımsama, hız ile unutma arasında gizli bir ilişki vardır. Bir şey anımsamak isteyen kişi yürüyüşünü yavaşlatır. Buna karşılık, az önce yaşadığı kötü bir olayı unutmaya çalışan kişi elinde olmadan yürüyüşünü hızlandırır”.

Önceki Blog Yazılarım İçin Buraya Tıkla!

Yeni yıl… Ayların sıfırlandığı, her şeye yeniden başlanabilecek en güzel zamanlardan… Tarihin sıfırlandığı, hayallerimizin gerçekleşmesi için tertemiz bir başlangıcın yapılabileceği, gerçekleştiremediğimiz kararlar için yeni bir sayfanın açılabileceği ya da yepyeni kararlar ve değişimler yapabileceğimiz beyaz bir sayfa… Aldığımız kararları uygulamak için pazartesi günlerini beklerken harekete geçebilmemiz için tercih edilebilecek en özel tarih yeni yıl… Her bitiş yeni bir başlangıç! Başlangıçlarımıza yeni hayaller ve yeni kararlar ekleyip harekete geçmenin tam zamanı değil mi? Hayallerin ve umudun varsa eğer yeni yılda hayatını değiştirmek için gerekli tüm motivasyona sahipsin. O halde şimdi otur ve düşün. Gerçekten yeni yılda neler yapmak istediğine, neleri değiştirmek istediğine aklındaki ve hayatındaki tüm olumsuz duygu ve düşünceleri bir kenara bırakarak karar ver. Bu noktada vermek istediğim bir tavsiyem var; gerçeklikten uzaklaşma! Ne kadar gerçekçi kararlar alır ve değişiklikler yaparsan o kadar mutlu ve hafif olursun!

Yeni Yılda Kendin için Neler Yapabilirsin?

  • Ajanda: Kendin için bir ajanda edinebilirsin. Günlük, haftalık ya da aylık… Sen yeni yılda hayatında ne gibi değişiklikler olsun istiyorsan buna uygun bir ajanda seçebilir ve notlar alarak kendini daha fazla motive edebilirsin.
  • Spor: Yeni yılda hayatında yapabileceğin en güzel yeniliklerden bir tanesi spor. Kendin için en uygun seçeneği belirleyebilir ve yılın ilk günü ilk adımını atabilirsin. Unutma; spor seni hem fiziksel hem ruhsal olarak güçlendirecek hem de yapmak istediğin her yenilik ya da değişim için seni motive edecek!
  • Sağlık: Kullandığın herhangi bir kötü alışkanlığın varsa, sigara ya da çok fazla alkol tüketmek gibi, bu alışkanlıklarından arınabilirsin. Beslenmene daha fazla özen gösterebilir ve vücudun için daha fazla su tüketebilirsin. Vücudun yenilenip tazelendikçe hayatının da aynı oranda yenileneceğini aklından çıkarma!
  • Kitap: Kendin için ve geleceğimiz için kitap okumaya daha fazla vakit ayırabilirsin. Ne türde olursa olsun neyi ya da kimi okumayı seviyorsan bir liste çıkar ve her gün mutlaka az da olsa okumaya özen göster. Böylece zihninin arındığına ve ufkunun genişlediğine şahit ol!
  • Sevdiklerine Zaman Ayır: Ailen ya da arkadaşların… Sevdiklerine daha fazla zaman ayırmak seni ruhsal olarak daha fazla doyuracağı gibi seni daha fazla mutlu da edecek. Günün ya da hayatın koşuşturmacasından sevdiklerinle uzaklaşarak stresten korunabilirsin. Yalnızlığa hapsolma!
  • Hobi Edin: İster ülkeyi, istersen dünyayı gez. İstersen kendine yeni bir aktivite bul. Senin de kaliteli vakit geçirmeye, boş şeylerle değil seni geliştiren şeylerle ilgilenmeye hakkın var. Kendine kendin için zaman yarat!

Her ne kararı alırsan al, unutma, yeni yıl yeni bir başlangıç! Dünyanın kirinden arınmak için kendimizi geliştirmeye, mutlu ve sağlıklı bir zihne ihtiyacımız var. Yeni yılda hem kendin için hem de geleceğimiz için adım atmayı unutma!

 

Önceki Blog Yazılarım İçin Buraya Tıkla!

Alışveriş diğer bir deyiş ile tüketim çılgınlığı nasıl başladı dersiniz? Krallıklar ve imparatorluk dönemlerinde saray mensuplarına özel kıyafetlerin dikilmesi, onlara dikilen kıyafetlerin bile sınırlı olması, eşyalarının bir nesil öncesinden kalması, halkın ise sarayın aksine oldukça sınırlı hatta çoğu zaman her şeyden bir adet eşyaya sahip olması… İnsanlar ihtiyaçları olanı ihtiyaçları kadar alırken bugün nasıl oldu da satın aldıkça daha fazlasını almak isteyen bir hale dönüştük? Sınırlı sayıda üretilebilen ürünler daha fazla sayıda üretilmeye başlanıp halka açıldığı zaman, sanıyorum.

Daha önce isteseler bile üretilmediği için satın alınamayan ürünler sonrasında önlerinde hazır bekleyince insanlar ihtiyaçları olmasa da satın almaya başladı. Alışverişin anlamına belki de en başında yanlış bir ifade ya da duygu yüklendi. Alışveriş yaptıkça, bir şeyler satın aldıkça insanlar sınıf atladığını, belki daha fazla saygınlık kazandıklarını, satın aldıkça eksik olmayan eksikliklerini kapattıklarını düşünmeye başladılar. Satın alma durumuna duygusal bir bağ ile bağlandılar. Belki de bu nedenle hiç ihtiyaçları olmasa da üretilen her şeyi satın almaları gerektiğini düşündüler.

Nefret Ettiğimiz İşlerde Çalışıp İhtiyacımız Olmayan Şeyler Alıyoruz!

7’den 70’e herkesin bildiği ünlü bir film olan Fight Club sahnelerinin bir bölümünde şöyle bir söz geçiyordu; “Nefret ettiğimiz işlerde çalışıp ihtiyacımız olmayan şeyler alıyoruz”. Yakın zamanda yaşadığım bir olaydan sonra bu cümle yeniden aklıma geldi ve inanın hak verdim.

Kendim için ve kendi işim için bunu söyleyemeyeceğim. Zira işini seven ve gereksiz bulduğum hiçbir şeyi satın almayan bir bireyim. Fakat çevremde gördüğüm ve etrafta gözlemlediğim kadarıyla üretilen her şeyi hiç düşünmeden satın alan birçok insan ne işinden memnun ne de hayatından. Bulundukları konumdan ya da yaşadıkları standartlardan pek de memnun değiller ve bir şeyler satın aldıkça kendilerini daha başarılı ve daha fazla statü sahibi hissediyorlar. Bu nedenle de etraflarındaki insanların ki bunlar arkadaşları, dostları ya da ailesi bile olsa çıkan her yeni ürünü almaları gerektiğini düşünüyorlar ve almadıklarında onlara eleştiri ile yaklaşıyorlar.

Yakın zamanda yaşadığım bir olay demiştim, sanırım yaşadığım bu olayı yazarsam ne anlatmak istediğimi tam olarak örneklendirebilmiş olacağım. Senelerdir Iphone 7 Plus kullanıyorum. Benim kullandığım telefon modelinin üzerine hepinizin de bildiği ya da apple.com üzerinden bakabileceği gibi Iphone 8, Iphone 8 Plus, Iphone X, Iphone 11, Iphone 12, Iphone 12 Mini, Iphone SE, Iphone 13, Iphone Mini, Iphone 13 Pro ve Iphone 13 Pro Max modelleri çıktı. Ben senelerdir ihtiyacım olduğunu düşünmediğim ve tabii hissetmediğim için telefonumu değiştirmedim. Yakın zamanda ise telefonum artık değiştirmenin vaktinin geldiğine dair sinyaller verince gidip kendime Iphone 13 aldım.

Çevremde telefonumu değiştirdiğimi görenlerin bazılarından ise şöyle bir tepki aldım; “Neden Iphone 13 aldın? Neden Iphone 13 Pro ya da Iphone 13 Pro Max almadın?” İnanın duyduklarıma inanamadım. Benim tek amacım telefonumun artık değişime ihtiyaç duyduğuydu bu nedenle de gidip ihtiyacımı karşılayabilecek olanı tercih etmiştim. Daha fazlasına ihtiyacım olmadığını biliyordum. Benim burada yaptığım tüketim çılgınlığı değil ihtiyacımı karşılamaktı. Fakat aldığım tepkilerle anladım ki yetinmek nedir bilmeyen bir doyumsuzluğumuz var!

“Bu dünyada insanoğlunun açgözlü ve obur tutkuları kadar azgın bir şey yoktur”

                                                                                                            -HOMEROS

Spor Ekonomisi

Spor endüstrisinin büyümesiyle başlayan spor ekonomisi, bireylerin, işletmelerin ve örgütlerin spor ürünlerine odaklanıp, işletme faaliyetleri başlatarak oluşturdukları pazarı kapsar. Spor endüstrisinin gelişimiyle birlikte spor ile ilgili üretilen ürünler ve aynı zamanda hizmetlerde büyük bir artış yaşandı. Bu noktada modern hayata sporun entegre edilmesinin de büyük bir payı oldu. İnsanların yoğun çalışma günlerinde dahi doğru bir zaman planlaması ile spora daha fazla vakit yaratmaları sporun ekonomi üzerinde etkilerinin oluşmasını ve bu etkilerin artmasını sağladı. Oluşan ve ekonomi üzerinde büyük bir pay sahibi haline gelen spor ekonomisi, spor ürünlerinin ve hizmetlerinin hem üretilmesi hem de tüketilmesi ile ilgileniyor. Tabii öncesinde spor ekonomisini oluşturan unsurlardan bahsetmem gerekiyor.

SPOR EKONOMİS HANGİ UNSURLARDAN OLUŞUR?

Spor ekonomisini; spor organizasyonları, spor işletmeleri, spor medyası, spor teşkilatları, spor ürünleri, spor teknolojisi ve spor pazarlaması oluşturur. Peki, nedir bunlar? Spor ekonomisinin oluşmasını, büyümesini ve gelişmesini sağlayan en önemli unsur spor organizasyonlarıdır. Bunun sebebi ise düzenlenen organizasyona bağlı olarak yapılan reklamlar, sponsorluklar, oynanan bahisler, bilet satışları ve tabii yayın hakkı gelirleridir. Tüm bunlar bir organizasyonda büyük para akışlarının olmasını sağlar. Düzenlenen organizasyonlar için pazarlama aşamasını oluşturan spor işletmeleri de bu aşamada spor ile ilgili tüm ürün ve hizmetlerle ilgilenerek spor ekonomisinin temelini oluşturur.

Modern hayata hızla entegre olan ve büyük bir ilgiyle takip edilen spor için yapılan yayınlar spor medyasının içinde yer alır. Oldukça yüksek bir ilgiyle takip edilen bu yayınlar sayesinde de spor medyasına yapılan yatırımlar arttı ve böylece spor ekonomisine büyük bir katkı sağladı. Tabii spora olan ilgi yalnızca organizasyonları takip etmekle kalmıyor. İnsanlar takip ettikleri spora özgü ürünlere de gün geçtikçe daha fazla ilgi göstermeye başladı. Öyle ki gösterilen bu ilgi sayesinde bu ürünler spor ekonomisinin hacminde %50’den fazla bir paya sahip.

Spor ekonomisi yalnızca takip edenleri tarafından değil aynı zamanda sporcular, yöneticiler, örgütler, tesisler ve organizasyonlar tarafından da oluşturuluyor. Saydığım tüm bu unsurlar spor ekonomisinin temelini ve politikalarını belirliyor akabinde sporcuların performanslarını artırabilmek ve/veya ihtiyaçların giderebilmek için var olan spor teknolojisi de ekonominin önemli unsurlarından. Tüm bunların yanında reklam, tanıtım, satış, program geliştirme, fiyatlandırma ve dağıtım gibi faaliyetleri yerine getiren spor pazarlaması da hem sporcuların hem de spor severlerin ihtiyaçlarına hitap ederek spor ekonomisine katkıda bulunuyor.

SPOR EKONOMİSİ KISA SÜREDE GELİŞME VE BÜYÜME KAYDETTİ

Spor ekonomisinin kısa sayılabilecek bir sürede gelişme ve büyüme kaydetmesi, spor sektörüne yeni spor işletmelerinin giriş yapması, yeni ürün ve hizmetlerin üretilmesini sağlayarak spor endüstrisine katkıda bulunulması, farklı spor dallarına hem kadın hem de erkek birçok yeni sporcunun katılması, sporun insanların hayatında daha fazla yer edinebilmiş olması hem spor organizasyonlarına olan ilginin son derece artması ve kitlesinin büyümesi hem de sosyal medyanın gücü ile birlikte olmuştur.

BLOG’DA ÖNCEKİ YAZIM: SPOR BİR LÜKS DEĞİLDİR!

“Spor yapmak” dendiği zaman artık aklımıza doğrudan “Maddiyat” geliyor. Oysa spor, herkesin yapmakta hak sahibi olduğu hem fiziksel hem de zihinsel gelişim sağlayan bir olgu. Öyle ki 2015 yılında UNESCO, beden eğitiminin, fiziksel aktivitenin ve spor uygulamasının herkes için temel bir hak olduğunu söylemiş. Peki neden aklımıza doğrudan “Maddiyat” geliyor? Cevabı aslında oldukça basit; çığ gibi büyüyen ekonomik krizler ya da problemler ve devamında gelen gelir eşitsizlikleri.
Başlayan ve bir türlü sonu gelmeyen aksine her an daha da büyüyen ekonomik krizler sonucunda yalnızca ülkemizde değil tüm dünyada insanlar arasındaki maddi farklar artış gösterdi. Rakamlar büyüdükçe insanların yoksulluk seviyesi de büyüdü. Dolayısıyla her şeyden tasarruf etmek hatta zamanlarından bile tasarruf etmek zorunda kalan bir kesim ortaya çıktı ve maalesef ki bu kesim yoksullukla mücadele eden kesim oldu. Kendileri için herhangi bir şey yapamıyorken yapamadıkları şeyler için bile yeri gelince fedakârlık yapmak zorunda kalan bu kesim tüm ekonomik sıkıntılardan en çok etkilenen kesim oluyor. Dolayısıyla yalnızca para ile yapmak zorunda olmadıkları spor için bile fedakârlık yapmak zorunda kalıyorlar. Bu tür problemlerin çözümü her ne kadar hükümetler tarafından yapılacak da olsa bu problem ileride karşımıza sosyal beceri yönünden gelişmemiş ya da gelişememiş(!) bireyler çıkaracak. Sporun yalnızca vücut geliştirme olduğunu düşünenler için bu her ne kadar büyük bir sorun teşkil etmese de gelecekteki nesillerimiz birçok yetiden ve yetenekten yoksun olacaklar. Bu durum ise yalnızca bireysel hayatlarını değil toplumu ve ülkeyi tehdit edecek. “O kadar da değil” diyenler mutlaka olacaktır fakat spor Atamızın da dediği gibi zekâ geliştirir, ahlak getirir günün sonunda da ülke kalkındırır.

Ülke Ekonomisi Kötüye Gittikçe Spor ile Büyümeyen Nesil Artıyor!

Doğduğumuz günden itibaren temel haklara sahip olmamızın yanı sıra eğitim, etkinlik, aktivite ve spor da hepimizin hak sahibi olduğu bir alan aslında. Spor alanında her ne kadar bir merkeze gitmeden, açık söylemek gerekirse bir ücret ödemeden, spor yapabiliyor olsak da yazımın içerisinde değinmek istediğim ve belirtmek istediğim nokta bu durumdan biraz daha farklı. Ekonomilerin kötüye gitmesi, zengin ve yoksul arasındaki farkın giderek artması, kazanılan paraların rakamsal olarak büyüyor olmasına rağmen tüketim için “Mecburi” harcanan rakamların da aynı oranda artıyor olması insanların hem maddi olarak hem de zihinsel olarak yorulmasına sebep oluyor. Hayata tutunabilmek için yeri geldiğinde gününün çoğunu çalışarak geçirmek zorunda olan insanlar kendilerine kalan vakitlerde de doğal olarak spora ya da başka bir aktiviteye enerji bulamıyor. Aileler, çocuklarını daha fazla enerji atabilmeleri, fiziksel gelişimlerini daha iyi tamamlayabilmeleri için ya da zihinsel gelişimleri için de faydalı olacağını düşünmelerine rağmen spora gönderemez oldu. Burada gönderememe sebepleri tamamen hayat ile verdikleri maddi mücadele. Bir spor merkezine üye olmakla işin tamamlanmadığını bilen aileler, ekipmanlar ve aylık ödemeler vs., çocuklarını da mecburen geride tutmak zorunda kalıyor. Bu konunun oldukça önemli olduğu kanısındayım. Zira sosyal becerilerin kazanılmasında ve geliştirilmesinde oldukça önemli ve büyük bir paya sahip olan spordan yoksun bir şekilde büyüyen çocuklar gelecekte de hem zihinsel hem de sosyal olarak birçok yetenekten, yetiden ve motivasyondan eksik olan bireyler haline gelecek.

“Neden spor salonuna gitmeliyim?” diye kendimize sorduğumuzda onlarca sebep bulabiliyoruz. Peki ya; “Neden bir spor salonuna üye olmam?!” Bugün sizlerle bu konu hakkında biraz sohbet etmek istiyorum. Spor yapmak kişinin hem fiziksel hem de mental sağlığı için oldukça önemlidir. Birçok kişi spor yapmanın yalnızca bedeni üzerinde bir etkisi olduğunu düşündüğü için buna ihtiyaç duyduğu zaman spor salonu araştırmaya başlar. Halbuki spor mental sağlık üzerinde de etkilidir. Kişinin rahatlamasını, günün ve hayatın stresinden uzaklaşmasını, kendisini daha enerji dolu hissetmesini ve dolayısıyla kaliteli bir yaşam geçirmesini sağlar. Aslına bakılırsa spor salonuna kayıt olmak ya da spor yapmak ile ilgili asıl hata sporun kişinin bedenini anında değiştireceğine inanılmasıdır. Değişimden kast ettiğim ise spor yapmaya başlandığında kilo verileceği ve sağlığın muhteşem olacağı inanışı… Bu yüzden de insanlar genelde spor yapsam mı yapmasam mı, bir salona üye olsam mı olmasam mı diye arada kalır ve karar veremez. Bunun gibi kararsızlık yaşayan kişilerin öncelikli olarak bilmesi gereken ise spor yapmaya karar vermek ve spor salonuna kayıt yaptırmak kilo vermek ve sağlığı daha kaliteli bir hale dönüştürmek için yeterli değildir, en azından tek başına yeterli değildir. Şöyle bir inanış vardır; üyelikten kârlı olan, kayıt alan spor salonu olacak. Aslında spor salonları kayıt yaptıran ve devamlılık sağlamayan üyeleri değil devamlılık sağlayan üyeleri sever. Kayıt olan ve devamlılık sağlayan üyeler fiziksel ve mental değişimlerini gördükçe çevrelerine gittikleri salonu ve eğitmenlerini tavsiye edeceği için salonlar devamlılık sağlayan üyelere daha fazla önem verir. Şimdi biraz da bir spor salonuna üye olup olmama konusunda kararsız kalanlar için birkaç tavsiye vermek istiyorum.

Spor Salonundan Verimli Bir Sonuç Alabilmek İçin Dikkat Edilmesi Gerekenler

Spor salonuna üye olmak istediğinize karar verdiğinizi fakat yine de harekete geçemediğinizi varsayalım. Üye olacak mısınız yoksa olmayacak mısınız? Harekete geçmek için dikkat etmeniz birkaç nokta var aslında. Öncelikle zamanınızı iyi bir şekilde yönetebilmeniz için gideceğiniz salonun bulunduğu lokasyon oldukça önemli. Özellikle çalışıyorsanız gününüzü iyi planlamanız gerekir. Mesainize başlamadan önce büyük bir koşturma yaşamamanız ya da mesainiz bittikten sonra yorgunluğunuza bir de yol süresi eklenmemesi için seçeceğiniz spor salonunun konumu en önemli maddelerden biridir. Sonrasında ise işletmenin seçtiği ekipmanlar gelir. Nasıl ki tüm ayakkabılar rahat değilse tüm ekipmanlar da aynı görevi görmez ve bazen kişiye rahatsızlık verir. Bu nedenle ekipmanlar sağlığınız ve devamlılığınız için önemlidir. Daha önce spor yapmadıysanız ya da bir şekilde devamlılık sağlayamadıysanız seçeceğiniz salonun grup derslerine önem vermelisiniz. Grup dersleri daha keyifli spor yapmanızı sağlayacağı için spor yapmaya alışmanıza ve devamlılık sağlamanıza katkıda bulunur. Nasıl bir program ile ilerlemeniz gerektiğini ise eğitmenler sizi analiz ederek daha iyi oluşturur. İletişim kurabileceğiniz ve rahatça fikir alabileceğiniz eğitmenlerin olup olmadığına özen göstermelisiniz. Dikkat etmeniz gereken son iki tavsiyem ise spor salonunun fiyat politikası ve hijyeni. Aylık gelirinizin %10’u spor yapmanız için oldukça yeterlidir ki aslında ülke çapında spor salonlarının ücretleri genelde günlük bir paket sigaradan daha uygun bir fiyata denk gelir. Hijyen ise yüksek lisans tezimde incelediğim en önemli konuydu. Spor salonlarının hijyen kuralları sağlığınız için en önemli madde özellikle de pandemi başlangıcından itibaren daha da önemli bir hale geldi. Bir salonun hijyeni hakkında daha iyi karar verebilmeniz için öncelikle duş bölümüne bakabilirsiniz.

Sonuç olarak bir spor salonuna üye olup olmama konusunda kararsızsanız yukarıda verdiğim tavsiyeleri bir kez daha inceleyin. Eğer bu noktalardan en az 3 tanesi sizin için uygunsa spor salonuna üye olmamanız için hiçbir sebep yoktur. Peki, cevabım “Bu tavsiyelerin hiçbiri benim için uygun değil” diyorsanız işte o zaman “Neden üye olmam?” sorusunu kendi kendinize cevaplamış olacaksınız.

Bu maddelerden en az üçünün size uyduğu bir yer bulun ve mutlaka spora başlayın.

İyi pazarlar dilerim…

Neredeyse sonuna geldiğimiz 2021 yılı “Hız” olarak tanımlanabilir, sanıyorum. Bugün doğru olarak bildiğimiz yarın yanlış ya da hatalı olabiliyor. Bugün hayalini kurduğumuz yarın önemsiz kalabiliyor. Bugün son teknoloji gördüğümüz yarın geri kalabiliyor ya da bugün imkansız bulduğumuz yarın gerçekleşebiliyor. Kısacası şu an yaşadığımız dünya yavaş değil oldukça hızlı dönüyor ve değişiyor. Dolayısıyla hayata adapte olmamız ve kendimizi devamlı olarak geliştirmemiz gerekiyor. Doğrunun ve bilginin her zaman aynı kaldığı inancımızdan kopmamız gerekiyor. Doğrunun bir tane olmadığına ve bilginin her an değişebileceğine bu nedenle de yeniliklere her zaman açık olmamız gerektiğine ikna olmamız gerekiyor. Bunu yapabilmemiz için de eskiden bildiğimiz ve inandığımız şeylerin sonsuza dek aynı kalmayacağını kabullenmemiz gerekiyor. Bir bebek düşünelim. Hiçbir şey bilmediği için duyduğu, gördüğü ve deneyimlediği her şeyi anında öğrenir ve öğrendiği her şeyin üzerine koymaya devam eder. Bizlerin de çağdan geri kalmaması için öğrendiği her şeyin üzerine koyması ve gerektiğinde eskiden bildiği şeyleri unutması gerekiyor. Eski zamanlarda kendini geliştiremeyenlerin yalnızca okuma-yazma bilmeyen, eğitim görmemiş kişiler olduğu söylenirdi. Sizce geldiğimiz 21. Yüzyılda da cahillik yalnızca eğitimsiz kişilerden mi oluşuyor? Eğer yalnızca eğitimsiz kişilerden oluşsaydı geldiğimiz noktada mı olurduk?

Bilginin insanların ve insanlığın şah damarı olduğu söylenir. Aslına bakarsanız oldukça da yerinde bir söylem. Ama sanıyorum bu sözü söyleyen kişi de 20 yıl öncesindeki bilginin bugün şah damarımız olduğunu düşünerek söylememiştir. Yalnızca toplum değil insanlık olarak bir kere öğrendiğimizi sonsuza dek diretme, yeniye ve değişene karşı ön yargı, eski ile bugünü devam ettirmeye çalışma gibi sorunlarımız var. Bu sorunlar duyduğumuz her şeye inanmamıza, bir kere inandığımız kişinin hataları varsa da görmezden gelmemize sebep oluyor. Döneminin ünlü politikacısı Joseph Goebbels için atıfta bulunan bir kişi şu sözü söyler; “If you repeat a lie often enough, it becomes truth politics”. Yani, “Eğer bir yalanı devamlı dinlerseniz o artık gerçek politik olur”. Tek cümle ile özetlenebilen, yaşadığımız ve tanık olduğumuz bu dönem için yine de söylemek istediğim bazı şeyler var.

Yazının icadından bugüne milyonlarca bilginin doğduğunu, öldüğünü, gelişerek yenilendiğini düşününce içinde bulunduğumuz çağda insanların yenilenmeye, gelişime kapalı olmasını anlayamıyorum. Okuma yazma bilmemenin değil okumamanın ve araştırmamanın verdiği eskiye dönüklük ya da eskide sabit kalma halimiz yüzünden yalnızca duydukları ile hareket eden bireyler olduk. Kulaklarımızı tıkasak, gözlerimizi kapatsak yine de bilgiye(!) maruz bırakıldığımız dünyada yanlış olduğunu da bilsek üşenmekten gerçeklere ya da doğru bilgilere kendimizi kapatır olduk. “Monoton” ve “Tekdüze” kelimelerinin fazlasıyla kullanıldığı bugünlerde bunun sebebini sorgulamaz olduk. Yaşadığımız hayatı başkalarının değiştirmesini beklerken değişmedikçe şikayetlenir kötüye giderse de ya susup oturur ya da suçu kendimizde değil yalnızca başkalarında arar olduk. Küçücük bir merakımız olsa fitili ateşlenecek ve bilgiye, yeniliğe, gelişime aç hale geleceğiz belki de. Sokrates’in dediği gibi aslında; “Bilgelik merakla başlar”. Biz tüm insanlık olarak bilgeliğe değil yalanlara inanmaya ya da eskilerde kalmakta ısrar etmeye merak saldık. Bu konuda Amerikalı füturist Alvin Toffler çok güzel bir söz söylemiş;

“21. Yüzyılın cahilleri okuma yazma bilmeyenler değil, öğrenmeyen, öğrendiği yanlışlardan vazgeçmeyen ve yeniden öğrenmeyenler olacak”.

Günümüzden 20 yıl öncesinde hangi sektörde olursak olalım en büyük rakibimiz kendi sektörümüz içerisinde yakınlarımızda bulunan diğer şirketler oluyordu. Bu nedenle de kendimize rakiplerimizi göz önüne alarak sektörel bazlı stratejiler belirliyorduk. Rakiplerimizin farkında ve bilincinde olduğumuz için onları analiz ediyor, fiyat politikalarımızı ve satış stratejilerimizi de rahatça belirleyebiliyorduk. Örneğin bir spor salonu isek etrafımızdaki diğer spor salonlarının sahip oldukları ürün ve hizmetlere, uyguladıkları fiyat politikalarına ya da çalışma saatlerine bakıyorduk. Kendimizde eksik ya da yanlış olanı bulup buna göre revize gerçekleştiriyorduk. Ayrıca o dönemlerde rekabet halinde olduğumuz yerler neredeyse yalnızca kendi sektörümüz ile ilgili oluyordu. Farklı sektörlerden işletmeler ile rekabet etmemizi gerektirecek bir neden oluşmuyordu. Fakat günümüzde işler değişti. Artık rekabet yalnızca sektörel bazlı değil adeta sektörler arasında yapılıyor. Gelişen teknoloji insan hayatını kolaylaştırırken işletmeler arasındaki rekabeti de artırıyor.

RAKİBİMİZ ONLİNE!

Günümüzde herhangi bir ürün ya da hizmeti satın almak için mağazaya gitmemiz gerekmiyor. E-ticaret siteleri, mobil uygulamalar ve hatta sosyal medya uygulamaları… Tüm bunlar bir nevi alışveriş merkezi haline geldi. Market alışverişleri, giyim alışverişleri, teknoloji, elektronik… Kısacası günlük hayatımızda satın aldığımız her şeyi artık oturduğumuz yerden satın alabiliyoruz. Ayrıca bahsetmiş olduğum bu konu yalnızca ürün satışları için değil aynı zamanda hizmet satışları için de geçerli. Hızlı ve kolay bir şekilde hizmet satışı yapan yerlere de ulaşabiliyoruz. Bunu örneklemek gerekirse bir spor salonu ve spor hocası düşünebiliriz. Eskiden spor yapmak isteyen bireyler bunu yalnızca salonlara giderek yapabiliyordu. Şimdi ise spor yapmak isteyen bireyler bunu yalnızca salonlara giderek değil evlerinde hatta iş yerlerinde bile yapabiliyor. Üstelik isterlerse dünyaca ünlü kişiler eşliğinde bile yapabiliyorlar. Dolayısıyla spor merkezlerinin tek rakibi artık yanı başlarında olan merkezler olmaktan çıkıyor.
İnsanların hızlı ve kolay bir şekilde ulaşabildiği internet sayesinde seçeneklerinin artması işletmeleri ne denli olumlu ya da olumsuz etkiliyor, tartışılır. Fakat günlük hayatın koşturması içerisinde insanları zamansal olarak oldukça olumlu yönde etkilediği kesin. Peki internet dünyası nasıl en büyük rakibimiz haline dönüştü?
Sevdiğimiz bir kişiye çiçek almak istediğimizde yalnızca çiçekçilere giderken bir süre sonra internet üzerinden adreslerine gönderebilir hale geldik. Şimdi ise çiçek almak istediğimizde yalnızca çiçek satan e-ticaret sitelerinden değil birçok farklı platformdan satın alabiliyoruz. Bunlara market amaçlı açılmış siteler, büyük alışveriş uygulamaları da dahil. Bir tek uygulamada birçok farklı sektöre ait ürünün ve hizmetin satılıyor olması rekabet, sektörel bazlı değil sektörler arası etkiliyor ve artırıyor. Dolayısıyla şirketlerin ve mağazaların da pazarlama stratejilerini tüm bunları göz önünde bulundurarak geliştirmesi gerekiyor. “Değişim” tüm soruların temel cevabıdır, unutmayın. Bu konuda bir kitaptan alıntı yaparak sözlerimi bitirmek istiyorum.
“İster küreselleşme deyin, ister yeni ekonomi… Bilginin dünyayı ışık hızıyla döndüğü, tüketicilerin seçeneklerinin tüm dünyayı kapsadığı ve tüketicinin bilincinin yükseldiği, yani müşterinin kral olduğu bu dünyada, acımasız küresel rekabetin yerel kurbanları olmak istemiyorsanız değişin!”