fbpx

Müşteri memnuniyeti sağlamak sizce yalnızca müşterileri mutlu etmek için mi önemli? Aslına bakılırsa müşteri memnuniyeti hem müşteriler için hem de satış yapan kişiler yani marka için oldukça önemli. Her sektörde olduğu gibi satış sektöründe de rekabet fazlasıyla yüksek. Kendi markanız için rekabeti azaltabilmeniz, çok daha etkili bir şekilde reklam yapabilmeniz ve farkınızı ortaya koyarken yalnızca ürünlerinize/hizmetlerinize değil de doğrudan kendinize olan güveninizi kullanabilmeniz için en doğru yöntem müşteri memnuniyeti sağlamaktır. Peki müşteri memnuniyetinin önemli olup olmadığına mı değinmeliyim yoksa müşteri memnuniyetinin sağladığı önemli noktalara mı? Ben bu yazımda müşteri memnuniyetinin sağladığı önemli noktalara değinmek istiyorum.

Müşteri Memnuniyeti Bir Markaya Neler Sunar?

Müşteri memnuniyetine önem veren markalar, ürünleri ya da hizmetleri ile ilgili bir hata/eksiklik olduğunda rakiplerine nazaran çok daha kolay ve erken bunun farkına varır. Böylece Pazar içindeki rekabetten daha az etkilenerek rakiplerinin önüne daha kolay geçebilir. Fiyatları ile ilgili “İndirim yapmalı mıyım ya da ne kadar indirim yapmalıyım?” diye düşünmelerine olabildiğince gerek duymazlar çünkü bir markayı olumsuz etkileyen durum fiyat politikalarından ziyade sağladıkları ya da sağlayamadıkları müşteri memnuniyetidir. Ayrıca sağlanan ya da sağlanamayan müşteri memnuniyeti vereceğiniz reklamlardan çok daha hızlı bir şekilde insanlar arasında yayılır. Sağlanan müşteri memnuniyeti ile insanlar sizi çok hızlı ve güvenerek öğrenecekken sağlanamayan memnuniyetinden dolayı kendi reklamınızı da sizi sarsacak şekilde yapmış olursunuz. Unutmayın ki yeni müşteriler edinmek çok daha pahalıdır. O halde biraz da müşteri memnuniyetinin faydalarına değinelim.
• Kazancı Artırır: Markanızın müşterileri sizden ne kadar memnun kalırsa reklamınızı da siz istemeden kendi istekleri ile yapar. Böylece hem müşterileriniz devamlı sizinle çalışır hem de sizlere yeni müşteriler getirerek kazancınızı artırmanızı sağlar.
• İtibarınız Artar: Ürün ya da hizmetlerinizi satın alan hatta satın almasa bile sizlerle tanışan ve kurduğunuz iletişim ile birlikte gösterdiğiniz özen sayesinde yanınızdan mutlu bir şekilde ayrılan müşterileriniz sizi tanıdığı kişilere anlatırken yalnızca ürün/hizmetlerinizi değil bireysel olarak sizi de övecektir. Böylece itibarınız sektörünüzde hızla artacaktır.
• Rakip Elersiniz: Yukarıda da bahsettiğim gibi kendi reklamınızı müşterileriniz sayesinde kolayca yapabilirsiniz. Böylece müşterileriniz ve onların size getirecekleri yeni müşteriler sayesinde pazarda kolayca rakiplerinizin önüne geçebilirsiniz.
• Güven Oluşturursunuz: Ne kadar iyi bir marka olursanız olun ürün veya hizmetinizde ufak bile olsa hatalar ya da eksiklikler olacaktır. Fakat sağladığınız müşteri memnuniyeti ile hakkınızda olumsuz düşünülmesinin önüne kendiliğinizden geçebilirsiniz. Böylece müşterileriniz sizin için “Bir hata/eksiklik var ama nasılsa hemen telafi ederler.” diye düşünecektir çünkü müşterilerinize verdiğiniz değer sayesinde markanıza olan güveni oluşturmuş olacaksınız.

Memnun Müşteri Giderleri Azaltır!

“Giderler ile müşterinin ne ilgisi var?” diyenleri duyar gibiyim. “Gider denince akla gelenler arasında reklam yer almıyor mu” diye yanıt vermek istiyorum. Reklam yapmak, reklam yapmak için gerekli anlaşmalar yapmak.. Bunlar her markanın giderleri arasında yer alıyor üstelik ilk sıralarda. Kazançları artırmak için satışın artması gerekiyorken satışın artması da müşterilerinizin artması ile sağlanır. Müşterilerinizi artırmak içinse reklamınızı yapmanız ve isminizi duyurmanız gerekir. Bunun için de birçok marka hatta neredeyse tüm markalar kendi reklamlarını yapar. Peki, kim en etkili olacak reklamını ücretsiz yapmak istemez ki? Evet, müşterilerinize gösterdiğiniz özen ile sağlayacağınız müşteri memnuniyeti sayesinde reklamınızı ücretsiz bir şekilde yapabilirsiniz. Yanınızdan memnun ve mutlu bir şekilde ayrılan müşteriler her seferinde sizin yanınıza gelmekle kalmaz aynı zamanda tüm tanıdıklarına da sizden bahseder. Bu sayede yeni müşteriler edinirken giderlerinizi azaltabilir, markanızı büyütebilir ve sadık müşteriler edinebilirsiniz. Müşteri sadakati yazarı Chip R. Bell bu konuda güzel bir söz söylemiş;
“Sadık müşteriler sadece geri gelmezler, sadece sizi tavsiye etmezler, arkadaşlarının sizinle iş yapması konusunda ısrar ederler”.

“Ben müşteri daha kapıdan girerken anlarım öylesine mi geldi yoksa bir şey satın alacak mı diye”. Sizce bu cümleleri söyleyen bir kişinin insanları bir bakışta tanıyor olması mümkün mü yoksa daha çok ekmek mi yemesi gerekiyor? Bana kalırsa daha çok hem de çok fırın ekmek yemesi gerekiyor. Zira önyargı satış sektöründe bir “Berlin Duvarı” gibidir. Bir işte profesyonel olmanın ilk adımı önyargılarımızdan kurtulmak ve herkese eşit bir bakış ile yaklaşmaktır tabii bunların başında ilk olarak gelen konuşmaktır. Önyargı bir insanı her zaman hataya sürükler. Aslında konuya uzakmış gibi görünen fakat düşününce insana “Evet, doğru” dedirten bir yaklaşım var. İnsanlar doğuştan sahip oldukları özelliklerden zarar görmez, zarar verebilen özellikler sonradan edinilir. Önyargı da böyledir, sonradan edinilen bir davranış biçimidir. İnsanlara ne şekilde yaklaşırsanız karşınızdaki kişiye kendinizdeki enerjiyi verirsiniz. Dolayısıyla siz karşınızdakine ne şekilde yaklaşırsanız karşınızdaki kişiden de aynı yaklaşımı görürsünüz.

Satış Sektöründe Önyargılar Nedir?

Satış sektörü içerisinde önyargılar genellikle insanların kendilerine olan aşırı özgüvenlerinden kaynaklanıyor. Satış danışmanının kendisine oldukça fazla güvenerek müşterileri bir bakışta analiz ettiğini düşünmesi en büyük örneklerden biridir. “Bu müşterinin giyiminden yeteri kadar parası olmadığı belli oluyor”, “Bu müşteri vakit geçirmek için gelmiş”, “Bu müşteri kesin yüklü miktarda alışveriş yapar” gibi düşünceler en tehlikeli önyargılardır. En tehlikeli önyargılar olduklarını düşünüyorum çünkü bu düşünce biçimleri yalnızca işinizde değil özel hayatınızda da insanlar arasında ayrımcılık yapmanıza sebep olur. Oysa geldiğimiz 2021 yılında artık giyimin, hal ve hareketlerin insanları tamamen tanıtan özellikler olmadığının bilinmesi gerekiyor. Herkese eşit, özenli ve adil davranılması gerekiyor. Bu nedenle de müşterilerinize önyargı ile yaklaşmak yerine insani duygularla, kendinize davranılmasını istediğiniz şekilde yaklaşmalısınız.
Müşterinizin nasıl giyindiğine değil ne söylediğine önem vermelisiniz. Böylece aranızda kurduğunuz iletişim artacak, müşterinizin isteklerini daha iyi anlayabilecek ve memnuniyet derecesini yükseltebileceksiniz. Müşteriniz bu yaklaşımınız sayesinde o anda bir şey satın almasa bile sonrasında size mutlaka geri gelecektir. Kendinize ne şekilde davranılmasını istiyorsanız siz de insanlara aynı şekilde davranmalısınız. Kulağa klişe gibi gelse de bizi rahatsız eden her hareket her söz karşımızdaki kişileri de aynı oranda rahatsız eder. Sizi üzecek, kıracak ya da incitecek her yaklaşım karşınızdaki kişide de aynı etkiyi yaratacaktır. Bu nedenle müşterilerinize ve genel olarak tüm insanlara kendi beklentileriniz doğrultusunda yaklaşmalısınız. İnsanları görünümleri ya da konuşma/davranış şekilleri ile paralı ya da parasız diye sınıflandırmamalısınız. Bir tanıdığımdan duymuştum. Dedesi Almanya’dan Türkiye’ye yıllık izne geldiğinde kuyumcuya gitmişler. Gittikleri kuyumcuda da başka bir müşteri varmış. İlgili personel şöyle bir bakmış ilgilenmeden yüzünü çevirmiş. Muhtemelen giyim kuşamından dolayı yeterli bir satış yapamayacağını düşünmüş personel. Tanıdığımın dedesi de durumu anlamış ama oradan ayrılmak yerine inatla durmayı tercih etmiş. İçerideki müşteri gittikten sonra ilgili kişi mecburen “Hoş geldiniz, buyurun” demiş. Dedesi de sıralamış almak istediklerini tabii personelin yüzü ve konuşma şekli hemen değişmiş. “Hemen yardımcı olalım. Çay, kahve ne istersiniz?” diyerek özenini artırmış. Almak istedikleri hazırlanınca da dedesi ilgili personele dönüp “Eğer başında hoş geldiniz biraz bekleteceğim deseydiniz bunların hepsini alacaktım. Fakat insanlara küçümseyerek bakan birine üzgünüm para kazandıramayacağım” diyerek ayrılmış. Bu kısa ama gerçek olan hikâyeden, sanıyorum, önyargıların nasıl izlenimler bıraktığını ve nelere sebep olduğunu anlatabilmişimdir.

Fikir Değişikliği Yapamayan Çağ Değiştiremez, Önyargılarından Kurtulamayan Kişi, Hiçbir İşi Doğru Yapamaz.

Satış sektöründe çalışan kişilerin kazancı yaptıkları satışlarla doğru orantılı bir şekilde artıyor, bu bir gerçek. Bu nedenle de genellikle satış danışmanları gelen müşterilerine “alıcı gözü ile” bakarak onları analiz ettiklerini düşünüyor. Uzun süre bu işte çalıştıklarında ise insanları bir bakışta çözdüklerini düşünüyorlar. Baktıkları ilk şey müşterinin giyimi sonrasında ise konuşma şekli oluyor. Halbuki özenli, pahalı ve şık giyinen bir kişi hiçbir şey almadan yanınızdan ayrılabilecekken normal giyimli ya da çok da kibar konuşmayan bir kişi sizin tahmininizden çok daha fazlasını satın alabilir. Satış sektöründeyseniz önyargılarınızı, insanları bir bakışta tanıyabildiğiniz düşüncesini bir kenara bırakın. Herkesi özenle ve eşit bir şekilde yaklaşın. İnanın önyargılar sizi yalnızca aşağı çeker ve önyargılarınızdan kurtulmadan işinizde profesyonelleşemezsiniz. Unutmayın;
“Fikir değişikliği yapamayan çağ değiştiremez, önyargılarından kurtulamayan kişi, hiçbir işi doğru yapamaz”.

Son 20 yıldır orman zengini olan ülkemizde ağaç alanlarını sayar olmuştuk… Her geçen yıl hatta her geçen gün yeşile alışık gözlerimiz taşı betonu görür oksijene alışık vücudumuz karbondioksit solur oldu… Çok küçük yaşlarımızda elimize bir kâğıt bir kalem verdiklerinde, ilkokul yıllarımızda resim derslerinde resim çizmemiz istendiğinde ilk önce neredeyse hepimiz ağaç çizerdik. İlk önce olmasa bile çizdiğimiz resimlerde mutlaka çiçekler, ışıyan güneş, kocaman yaprakları olan ağaçlar ve üzerinde ötüşen kuşlar olurdu. Çok değil bundan 20 yıl sonra küçük yaştaki çocuklar resim çizdiğinde ağaç çizmeyi bırakacak, neden mi? Bu şekilde devam edersek gelecek yeni nesiller ağacın ne olduğunu bilemeyecek. Ağaçlı, yeşil ve tertemiz havalı bir doğada yaşamanın tadını alamayacak kadar şanssız olacaklar. En iyi bildikleri şey yüksek binalar, geniş yollar, dip dibe evler olacak. Ne kadar acı ki ağacı, ormanı, kuş seslerinin verdiği huzuru, doğada yaşayan hayvanları bilemeyecek olan çocuklarımızın sağlıkları da erkenden bozulacak. Şimdilik insanlardan bahsettik tabii ama ağaçlar yalnızca biz iki ayaklı canlılar için mi önemli?

• İklim Değişikliği

Sanayileşme ve kontrolsüz çevre kullanımı başta olmak üzere birçok etkenin sebep olduğu karbondioksit oranındaki artış iklim değişikliklerine sebep oluyor. Ağaçlar ise karbondioksiti emer, karbonu depolar ve oksijene çevirir. Çevirdiği oksijeni ise doğaya geri göndererek havadaki dengeyi korur. Ağaçlar yalnızca karbondioksiti oksijene çevirmekle kalmaz havada bulunan tüm kirli gazları bünyesine alarak oksijene çevirir, doğayı temizler. Kirli gazları temizleyen ve oksijen salınımı yapan ağaçlar kötü kokuların da önüne geçer.

• Sıcaklık Dengesi

Topluluk halinde bulunan ağaçlar daha açık bir ifade ile ağaçlık alanlarda sıcaklık dengesi korunabilmektedir. Ağaçlar gölge alanlar oluşturarak şehirlerde “ısı adası” olarak bilinen sıcaklığın çok daha yüksek olduğu yerlerde bunu parçalayarak havaya su buharı verir ve böylece çok sıcak alanların serinlemesini sağlar.

• Su Kaynağı

Ağaç gölgelerinde çim yetişir. Yetişen çimlerse suyun buharlaşma hızını yavaşlatır. Böylece bahçe-peyzaj alanlarında ihtiyaç duyulan su miktarı da azalır. Ağaç yapraklarında buharlaşma gerçekleşir böylece atmosferde bulunan nem miktarı artar. Gelişen ağaçlar hem dalları hem de yaprakları sayesinde yağışın hızını yavaşlatır bu sayede ağacın gövdesinden akan sular toprağa karışabilir. Aynı zamanda yağış hızının azalması sayesinde yağmur suyunun akarsuları ve denizleri taşırmasının da önüne geçilir.

• Erozyon

Ülkemizde genellikle yamaçlarda ve dere kenarlarında eğimli yüzeyler bulunur. Burada bulunan ağaçlar sayesinde eğimli yüzeylerde kayacak olan toprağın hızı azalır, ağaçlar toprağı sabit tutar ve erozyon oluşumunun önüne geçer.

• UV Işınları

Bilindiği gibi UV ışınları cilt kanserine sebep olmaktadır. Son 30 yılda ise cilt kanseri hem dünyada hem de ülkemizde oldukça hızlı bir şekilde artış göstermiştir. Ağaçlar ise bu UV ışınlarını neredeyse %50 oranında keserek oluşabilecek hastalıkların önüne geçebilmektedir.

• Hayvan Dostlarımız

Ağaçların faydaları yalnızca biz insanlar için değildir. Aynı zamanda hayvan dostlarımıza da ev sahipliği yaparlar.
Yeşilin verdiği huzuru başka nerede bulabiliriz? Beton yapılarda mı yoksa asfalt yollarda mı? Hafif bir yağmurda ortaya çıkan toprak kokusundan daha güzel bir koku duyabildiniz mi? Yaşam kaynağımız olan su ve oksijen için ağaçlara muhtaç değil miyiz? Hayatımıza sahip çıkmak istiyorsak öncelikle doğaya sahip çıkmamız gerekir. Bu tüm dünyadaki insanların temel görevidir. Yaşamak istiyorsak ağaçlarımıza, ormanlarımıza ve doğanın dengesinde en önemli zincirlerden biri olan hayvan dostlarımıza değer vermek ve onlara sahip çıkmak zorundayız! İngiliz şair Alexander Pope sözü ile yazıma son vermek istiyorum.

“Bir ağaç herhangi bir prensten daha değerlidir”.

Kökeni Antik Yunan şenliklerine dayanan Olimpiyat Oyunları’nın ilki de Eski Yunan Tanrısı Zeus için yapılan şenliklerdi. M.Ö. 776 yılında Isparta Kralı Likorgos’un tavsiyesi ile Yunanistan’da yer alan Olimpia bölgesinde düzenlenen bu şenlikler Olimpiyat Oyunları’nın ilkleri olarak kabul edilir. Düzenlenen bu şenliklerdeki oyunlar ise 192 metre uzunluğundaki koşu pistinde tam bir gün süren koşu yarışlarıydı. Zamanla bu şenliklere yeni oyunlar eklenerek süresi 5 güne kadar uzatıldı. Eklenen farklı oyunlar içinde ise cirit atma, disk atma, boks, güreş, uzun atlama ve atlı araba yarışları vardı. Bu dönemlerdeki toplumlarda ölü insanların ölümlerinden 8 yıl sonrasında ruhlarının yeniden doğduğu ve hayata döndükleri inancı vardı. Bu nedenle de düzenlenen bu şenlikler yani ilk Olimpiyat Oyunları 8 yılda bir düzenleniyordu. Belirli bir zaman sonra bu süre 4 yıl olarak düzenlendi. Olimpiyat oyunlarının başlamasının üzerinden tam 630 yıl geçtikten sonra M.Ö. 146 yılında Romalılar Yunanistan’ı işgal etti. Olimpiyat Oyunları da bu işgal üzerini Atina’da yapılmaya devam edildi. M.S. 392’de Bizans İmparatoru II. Theodosius, Olimpia bölgesinde oyunlar için yapılan tüm stadyumları yıktırarak bu bölgedeki Olimpiyat Oyunları’na son verdi. Son olarak M.S. 552-551 yıllarında yaşanan deprem ve sel felaketleri sonucunda Olimpiyat Oyunları için yapılmış tüm tesisler neredeyse yeryüzünden silindi.

Modern Olimpiyat Oyunları’nın Tarihi

1896 yılında ortaya çıkan Modern Olimpiyat Oyunları’nın merkezi eskiden de olduğu gibi Atina’ydı. Mimarının Baron Pierre de Coubertin olan Modern Olimpiyat Oyunları’nın amacı ise gençlerin dostluk içerisinde, karşılıklı anlayış ile çok daha ahlaklı ve zeki işler yaparak dünyaya barış ortamı getirebilmesiydi. Fransa’da yaşanan siyasi karışıklıklardan sonra dünyada barışı sağlamanın tek yolunun gençler olduğunu bilen Coubertin, Olimpiyat Oyunları’nı yeniden başlatabilmek için ilk olarak Atletik Spor Kulüpleri Birliği’ni kurdu. Birliğin kuruluşundan 5 yıl sonra ise, “Sporları kuvvetlendirmek ve yüceltmek, onların özerkliğini ve devamlılığını sağlamak, modern dünyamızda spor branşlarına düşen eğitici rollerini daha mükemmel bir biçimde yerine getirmelerini sağlamak üzere, cemiyet hayatı için lüzumlu olan atlet bireyinin adali faaliyetine şan ve şeref kazandırmak, toplum heyecanını yaşatmak, galeyana getirmek, ideal rekabeti canlandırmak için Olimpiyat Oyunları yeniden başlatılmalıdır” diyerek meşaleyi yeniden yaktı. Yeniden alev alan Olimpiyat Oyunları yine 4 yılda bir düzenlenecek, yapılan yarışmalarda tüm amatörlük kuralları uygulanırken yalnızca yetişkinler yer alabilecek ve her Olimpiyat Oyunu farklı bir ülkede düzenlenecekti. Böylece alınan yeni kararlar ile birlikte Modern Olimpiyat Oyunları başlamış oldu.

Türkiye’nin Olimpiyat Oyunları Tarihi

1908 yılında gönderilen özel bir davet ile Londra’da ilk kez Olimpiyat Oyunları’na katılan Türkiye ilk madalyasını 1936 yılında kazandı. 1960 yılında Roma’da düzenlenen Olimpiyat Oyunları’nda ise adeta şov yaparak 7 altın ve 2 gümüş madalya kazanan Türkiye en başarılı oyun olarak da adını Olimpiyat tarihine yazdırdı. Savaş dönemleri, 1920 Anvers, 1932 Los Angeles ve 1980 Moskova Olimpiyat Oyunları haricinde tüm oyunlara katılım gösterildi. Olimpiyat Oyunları’nda Türkiye’yi gururlandıran, ülkemizi tüm dünyaya tanıtmayı başaran sporcumuz Naim Süleymanoğlu ve Halil Mutlu oldu. Öyle ki dünyanın da “Cep Herkülü” olarak tanıdığı Naim Süleymanoğlu ile birlikte Türkiye Olimpiyat Oyunları’nda resmen yeniden doğdu. Tüm dünyaya kendi ismini ve ülkemizin ismini altın harflerle kazıyan Naim Süleymanoğlu ile birlikte gençlerimizde de spora karşı daha büyük bir ilgi oluştu. Üstelik Naim Süleymanoğlu yalnızca spor aşkı yaratmakla kalmadı siyasi sorunların da çözümlenmesinde etki yarattı. Yarattığı başarılardan sonra verdiği röportajlarında konu edindiği Bulgar zulmü ile Bulgar göçmenlerin evlerine dönebildikleri bilinenler arasında… Naim Süleymanoğlu spor sayesinde önemli sorunların çözümlenebileceğini, büyük kitlelerde farkındalıklar yaratılabileceğini böylece hepimize ve tüm tüm dünyaya göstermiş oldu. Bunun dışında neler olduğunu ve ülkemize neler kazandırdığını görebilmek için “Cep Herkülü: Naim Süleymanoğlu” filmini izlemenizi de tavsiye ediyorum.

Neden bir film ya da dizi izleyeceğimiz zaman internette hakkında yapılan yorumlara ve verilen puanlara bakarız? Bir ürün satın alacağımız zaman ürün hakkında insanların deneyimlerine öncelik veririz, bunun sebebi nedir? Önemli olan daha önce başkaları tarafından deneyimlenmiş ve yorumlanmış olanları mı tercih etmek yoksa kendi deneyimlerimize mi öncelik vermek?
Bazı insanlar yeni çıkmış bir ürün alacağı ya da bir film/dizi izleyeceği zaman başkalarının fikirlerine ihtiyaç duyar. Bazıları verecekleri paranın karşılığını almak istediğini ve satın aldığı ürünün kötü çıkarsa boşa harcama yapmaktan korktuklarını söyler. Bazıları bir film ya da dizi izlemek istediğinde vaktinin kıymetli olduğunu bu nedenle de beğenilmeyen bir filmin ya da dizinin onun için vakit kaybı olduğunu iddia eder. Peki sizce bir ürün ya da film/dizi hakkında yapılmış yorumlar ve verilmiş puanlar bizim düşüncelerimizi ya da beklentilerimizi tam olarak karşılıyor mudur? Toplumsal onay da tam olarak burada başlıyor. İnsanlar popüler olanın her zaman en iyisi olduğuna inanıyor. Çünkü bir ürün eğer yüksek puanlar almışsa ve yorumları olumluysa o ürünün kendi beklentilerini mutlaka karşılayacağına inanıyor. Bu konunun farklı bir versiyonu da mevcut aslına bakılırsa… Bir ürüne karar verildiğinde eğer internet üzerinden satın alınacaksa satıcının puanının da yüksek olmasına dikkat ediliyor. Üstelik puanı yüksek satıcı da ürün fiyatı daha yüksekse bile bu önemsenmiyor. Aynı şekilde bir film ya da dizi izleneceği zaman puanlamanın çok önemli olduğu kanısı var. Bu sebepten sanatsal filmler ve diziler ve asıl komedi dizileri ve filmleri genellikle puan olarak düşük kalıyor ya da az bir kitle tarafından izleniyor. Peki sizce bu yaklaşım ne kadar doğru?

Kendi Tecrübemizi Edinmeliyiz!

Tecrübe, bir şeyleri deneyimleyerek elde edilir. Başkalarının tecrübeleri bize fikir verebilir tabii. Ancak yalnızca başkalarının deneyimleri ile hareket etmek bizi kendi benliğimizden uzaklaştırır. Her ne kadar günümüz dünyası hıza dayalı da olsa bazen kendi tecrübelerimize vakit ayırmamız bize daha farklı fikirler ve daha geniş bir bakış açısı sunabilir. Hayatımızı yaşarken ömrün kısa olduğunu bu nedenle de verimli geçirmemiz gerektiğine inanırız. Hayatımızı verimli geçirmek içinse neredeyse her zaman deneyimlenmiş ürün ve hizmetlere yöneliriz. Bu durumda kendimize ait bir deneyimimiz oluşmaz. Ayrıca daha önce hakkında çok fazla konuşulmamış bir şeyde sessiz sedasız silinir gider. Popüler kültürün de etkisi ile toplumsal onay hepimiz için oldukça önemli bir konuma geldi. Ama burada unuttuğumuz mesele, kendimiz için bir tecrübe edinmiyor olmamız ve başkalarının deneyimlerini yaşıyor olmamız. Genellikle herkes kendi hisleri, hobileri, zevkleri ve düşüncelerine göre yaşadığına inanır ve bunu savunur. Onaylanmış, değerlendirilmiş olan ürün ve hizmetleri tercih ederken ne kadar kendi hislerimize, hobilerimize, zevklerimize ve düşüncelerimize göre yaşıyor olabiliriz ki? Üstelik onay ile hareket edilirken verilen emekler hiçe sayılarak sessiz sedasız yok olan birçok şey var. Şöyle bir düşünüyorum da her şeyi ilk çıktığında henüz kimse deneyimlememişken korkmadan, çekinmeden cesaretle deneyen insanlar var. Onay beklemeyen ve yalnızca kendi isteklerine göre yaşayan insanlar… Her zaman toplumdan onay almış olanı değil bazen de onay veren taraf olmayı tercih etmeliyiz.

Marka olabilmenin altın kurallarından bir tanesinin gençlere doğru kanal ile ulaşabilmek olduğunu biliyor muydunuz? Günümüz dünya ekonomisinin kapitalist sistemle işlediğini göz önüne alırsak ulaşmanız gereken ilk ve en önemli kesim gençlerdir. Günümüz gençleri bu düzene doğan ilk nesildir dolayısıyla da teknoloji ve internet ile yoğun olarak ilgilenen nesil de günümüz gençleridir. Vakitlerinin çoğunu bilgisayar ya da cep telefonları ile geçirmeleri istedikleri her şeye anında ulaşabilmelerini kolaylaştırıyor. Kendinden önceki nesillerden çok daha interaktif bir şekilde düşünebilmeleri, ulaşmak istedikleri her şeye anında erişme istekleri, zaman kaybından ve beklemekten hoşlanmamaları sebebiyle zevk aldıkları şeylerin çok hızlı değişebiliyor olması, sosyal medyayı aktif bir şekilde kullanabilmeleri sayesinde hızlı bir şekilde onlara yüzlere değil milyonlara ulaşabiliyor olmaları bir markanın küreselleşebilmesi için ilk olarak gençlere hitap etmesini gerektirir. Gençlere hitap edebilmenin en temel kuralları içinde ise ilk olarak trendleri takip etmek ve gençlerin kuşku duyarak sorgulamasının önüne geçmek yer alır. Günümüz gençlerinin istedikleri her şeye anında sahip olmak ya da ulaşabilmek gayesinde olmaları yani sabırlarının oldukça az olması, kendi aralarında bir sözlük oluşturmuş olmaları, nerede ne yapılması gerektiğinin ve de nerede nasıl giyinilmesi gerektiğinin farkında olmaları kendilerini diğerlerinden ayırmak için markalara daha çok önem vermelerini gerektirdi. Böylece gençler kendilerini diğerlerinden ayırırken kullandıkları markalara özen göstermeye başladı.

Marka Olma Yolunda Gençlere Hitap Etmenin Yolları Nelerdir?
• İlk olarak markanızın gençlere ya da çocuklara doğrudan hitap edip etmediğine karar vermelisiniz. Eğer markanız doğrudan gençlere ya da çocuklara yönelikse kullanacağınız medya kanallarında korku, hayal, ayrıcalık, aşk, mizah ve denge unsurlarına yer vermelisiniz. Popülerliğe oldukça önem verdikleri için markanızın onlara kendilerini özel hissettirmesi önemlidir.
• Markanızın gençler üzerindeki etkisine önem verin. Onların size geri dönüşler yapabilmesini sağlayın. Teknolojiyi hızlı ve sık bir şekilde kullanıyor olmaları eğer markanızdan memnunlarsa etraflarına sizden mutlaka bahsetmelerini sağlayacaktır. Böylece bir kişi markanız ile tanışıp memnun kalırsa mutlaka çevresini de sizinle tanıştıracaktır. Fakat markanızda eksik buldukları ya da tam memnuniyet duyamadıkları bir şey varsa bunları tespit edebilmeniz ve üzerine yoğunlaşabilmeniz için sizlere geri dönüşlerde bulunmalarına izin vermelisiniz.
• Günümüz gençlerinin daha fazla araştırıyor olması yeniliklere de daha çok açık olmalarını sağlıyor. Her ne kadar yetişkinler gibi gençler de markalara karşı bağlılık hissetse de yetişkinlere göre çok daha çabuk sıkılıp bağlı oldukları şeylerden vazgeçebiliyorlar. Yetişkinlerin markalara karşı kurdukları duygusal bir bağ olduğunu biliyoruz. Bu duygusal bağın yanında ayrıca artık ebeveynler herhangi bir şey sahibi olmaya karar verdiklerinde mutlaka çocuklarının görüşlerini de almakta ve aldıkları bu görüşe önem vermekteler. Bu nedenle markanız doğrudan gençlere ya da çocuklara hitap etmiyor olsa bile mutlaka dolaylı yoldan genç kesimin onayına ve fikrine ihtiyaç duyar. Kullanacağınız medya reklamlarında bu ayrıntıları unutmadan gençlere de hitap edebilmelisiniz.
• Düzenli aralıklarla markanızın çocuklarla ya da gençlerle olan ilişkisini kontrol etmelisiniz. Yaşa ve cinsiyete göre markanızdaki gençlerin oranlarına dikkat etmeli, ilişkilerinizin gün geçtikçe ne şekilde ilerlediğini gözden geçirmelisiniz.
• Markanızı yaratırken ve varlığını sürdürürken duyulara ve duygulara hitap etmeyi unutmayın. Yapacağınız reklamlarda ve uygulayacağınız stratejide tüm duyuları en üst seviyeye nasıl çıkarabileceğinizi hesaplamalısınız. Tüm bunları yaparken aynı zamanda markanızın da bir duruşu olması oldukça önemlidir. Bir çizgi üzerinde hem en sağlam olduğunuz yanları sergilerken hem de zayıf yönlerinizi saklamak yerine üzerinde çalıştığınızı gösterebilmelisiniz. Böylece markanızın değerini giderek artırabilirsiniz.
• Müzik ruhun gıdası! 2000’li yıllarda ise müzik artık hayatımızın her alanında yer alıyor. Neredeyse her şeyi notalarla tanıyoruz. Gençlerin bilgisayar ve cep telefonuna olan yatkınlığı tüm işlerini de neredeyse elektronik ortamda internet üzerinden yapmalarını sağladı. Bu nedenle markanıza ait duruşunuzu sergileyebileceğiniz bir uygulamanız olmalı. Bu uygulama ile gönderebileceğiniz bildirimleriniz size özel bir ses içermeli. Elektronik ortam için adeta markanızın sesini yaratmalısınız.

Günümüz çocukları ve gençleri her şeyi yetişkinlerden çok daha hızlı bir şekilde öğreniyor. Bebeklik çağında bile yalnızca neyi istediklerini bilmekle kalmıyor istedikleri ürünün markasını bile öğreniyorlar. Hal böyle olunca bir markanın doğrudan ya da dolaylı bir şekilde mutlaka yolu gençlerden ve çocuklardan geçiyor. Üstelik çocuklar ve gençler bir markanın yaptığı tüm değişiklikleri de anında fark edebiliyor. Yapılan reklamlarda vaat edilenin gerçekte var olup olmadığına daha çok özen gösteriyorlar. Bu nedenle bir markanın kendisini olduğu gibi göstermesi gençler için oldukça önemli bir ayrıntı. Gençlerin trendlerini takip ederken kendi duruşunuzdan ödün vermeyin. Fakat yalnızca markanızı önemsiyormuş gibi gözükmeyin zira günümüz gençleri kendilerinin önemsenmesini daha çok istiyor. Bir markaya yaklaşırken çağa uygunluğuna, hitap şekline, dürüstlüğüne oldukça önem veriyorlar. Markanızı yaratırken gençleri yani çağı takip etmekten geri kalmayın. Gençliği pas geçmeyin!

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK, sporun tüm dallarının Türk gençliğinin milli terbiye ve gelişiminin temel unsurlarından kabul ediyordu. Bu nedenle de Türk gençliğinin sporun tüm dalları ile ilgilenmesini, kendilerini geliştirmelerini ve başarılı olmalarını istiyordu. Atatürk, geleceğin gençlerin elinde olduğunu bilen ileri görüşlü bir liderdi. Geleceği inşa edecek olan gençlerin bilimin ışığından ayrılmasını istemez hem mental açıdan hem ahlak ve zihinleri açısından hem de bedenen kendilerini geliştirmelerinin gerekli olduğunu savunmuş bunun için de spora ve sporsal faaliyetlere son derece önem vermiştir. Atatürk, “Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim” diyerek sporcuların yalnızca bedenlerini ve yeteneklerini geliştirmelerinin tek başına bir anlamı olmadığını savunuyor ve bir sporcunun daima başarılı olabilmesi için bedeni ve yeteneğinin yanında ahlakının ve zekasının da önemli olduğunu söylüyordu. Günümüzde spora, eğitime, bilime verilen önem ve yatırım giderek azalırken Atatürk geleceği gören eşi benzeri olmayan bir liderdi. Savaş sonrası dönemlerde bile eğitime, bilime ve spora yatırım yapmayı ihmal etmedi.

Atatürk’ün Sevdiği Spor Dalları

Kürek çekmeyi seven Atamız İstanbul’a her gelişinde de Florya’da mutlaka sandal ile kürek çekerdi. Kürek çekmek dışında at binmeyi de çok seviyordu. Yalnızca erkeklerin at binmede başarılı olduğunu düşünenlerin aksine “Ata en iyi binen yalnız Türk erkekleri değildir. Türk kadını da bu işi çok iyi bilir” diyerek kadın-erkek ayrımı yapmadan tüm Türk milletini spora çağırırdı. Ayrıca “Türk milleti anadan doğma sporcudur. Henüz yürümeye başlayan köy çocuklarını bile harman yerinde güreşirken görürsünüz” diyerek güreş sporunu Türk milletinin milli sporu olarak nitelendirmiştir. Öyle ki kendisi de güreşmeyi çok severdi. Güreş Milli takımımızın İtalya’yı yenmesinin üzerine tüm takımı Florya Cumhurbaşkanlığı Köşkü’ne davet etmiş ve hepsini teker teker tebrik etmiştir.

Atatürk’ten Spor Tavsiyeleri

Atatürk’ün spora olan ilgisi çocukluğundan itibaren vardı. Sporun başarıda temel taşlardan olduğunu düşünüyor ve ilk tavsiyesini de 1915 yılında vermişti. 1915 yılında “Osmanlı Gençlik Dernekleri” Genel Müfettişi olarak atanmıştı. Atamasından kısa bir süre sonra spor ile ilgili bir rapor hazırlamış, raporunda okullarda verilen beden eğitimi dersinin daha fazla olması gerektiğini savunarak dönemin hükümetine sunmuştu. 1932 yılında Halk Evi kurulması için talimat verdi. Halk evlerinin önem ve öncelik vermesi gereken konulardan bir tanesinin de spor olduğunu söylemiştir. Sporun, ulusal eğitimin vazgeçilemeyecek bir temel olduğunu savunan Atatürk, Türk milletinde spora olan ilginin uyandırılması gerektiğini bunun için de sporun ulusal bir etkinlik haline getirilmesinin önemli olduğunu sözlerine eklemiştir.
Milli Mücadele’nin başlaması gerektiğini düşünen Atatürk, Kuvayi Milliye’yi kurmak için 19 Mayıs 1919 tarihinde Samsun’a gider gitmez TBMM’nin kararı ile “19 Mayıs 1919 Gençlik ve Spor Bayramı” ilan etmiştir. Sporun bir milletin başarısında temel etkenlerden biri olduğunu düşünüyordu. Sporda da başarının bilimin ışığından ve izinden ayrılmadan elde edildiğini savunuyordu. 1922 yılında “Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı” nı kurarak spora ve sporcuya ilk kez yardım elini uzatmıştır. Spora gerekli önemi veren ileri görüşlü liderimiz Atatürk spora Nutuk’ta da yer vermiştir;

“Her türden spor etkinliklerini, Türk gençliğinin ulusal eğitiminin ana unsurlarından saymak gerekir. Bu işte hükümetin şimdiye kadar olduğundan çok daha ciddî ve dikkatli davranması, Türk gençliğinin spor bakımından da ulusal heyecan içinde özenle yetiştirilmesi önemli tutulmalıdır”.

Yıllar öncesinde sporun ne kadar önemli olduğunu her zaman söyleyen ve çalışmalar yapan Mustafa Kemal Atatürk, Türk milletinin ileriye gidebilmesinin temel etkenlerinden birinin spor olduğunu belirtmiştir. Sporcunun kendisini hem bedenen hem ahlak hem de ruhen geliştirmesinin kişiyi ve ülkesini ileriye götüreceğinin de altını her zaman çizmiş ve şöyle söylemiştir;

“Dünyada spor hayatı, spor alemi çok önemlidir. Bu kadar önemli olan spor hayatı bizim için daha önemlidir”.

Gitme imkânı bulamadığımız yerlere dilediğimiz her an gidebilmemizi, farklı kültürleri öğrenebilmemizi, tanımadığımız insanları tanıyabilmemizi sağlamaz mı kitap okumak? Hiç tanımadığımız bir insanın yaşadıklarına şahit olabilmemizi, acılarına ortak olabilmemizi, empati yapabilmemizi, bilmediğimiz duyguların hayatı nasıl değiştirebildiğini öğrenmemizi sağlamaz mı? Herhangi bir konuda bizim gibi düşünmeyen insanların düşüncelerinin nasıl ve neye göre şekillendiğini anlamamızı sağlar, kitap okumak… Bazen hayatımızdaki tüm duyguları başkalarının ne şekilde yaşadığını görmemizi sağlar bazen de yaşadığımız acıları yalnızca bizim değil başkalarının da yaşadığına tanık olmamızı… Duyduğumuz bir sözün ne anlamlara geldiğini öğrenmemizi, bir olayın hayatımızı nasıl değiştirebileceğini anlamamızı sağlarken bir yandan da bakış açımızı nasıl geliştirdiğine şahit oluruz. Okudukça tanıdığımız karakter hakkında ilk sayfalarda farklı düşünürken hikâye ilerledikçe düşüncelerimizin nasıl değiştiğini fark ederiz. Bir bakıma insanlara karşı önyargılarımızdan kurtulmamızı sağlar kitap okumak. Dünyanın kendi etrafımızda dönmediğini, bizim alışık olduğumuz çevreden farklı çevreler olduğunu, her şeyin doğrusunun bizim doğrumuzla sınırlı olmadığını görürüz. Kitap okuyan insan adaletli insandır, önyargıları olmayan, hayatta her şeyin olabileceğinin farkında olan ve hiçbir şeyi ötekileştirmeyen insandır. Çoğu zaman hangi kitabı okuduğumuzun önemi yoktur. Önemli olan kitap okumaktır. Bu yazımda sizlere çocuk kitabı olduğu düşünülen fakat yetişkin yaşta okunduğunda bakış açımızı değiştiren beş kitaptan bahsedeceğim.

1. Küçük Prens – Antoine de Saint-Exupéry

1945 yılında çocuk masalı olarak yazılan Küçük Prens birçoğumuzun başucu kitabıdır muhakkak… Çocuk yaşta okuyanlarımız dışında yetişkin yaşta da okuma fırsatı bulanların neredeyse her satırının altını çizdiği ve kendine yeni fikirler katarak ders çıkarttığı muazzam bir eser. Yazar, “Küçüklerin gözünden büyükler ne hatalar yapıyor anlaşılsın istedim” der. Yazarın amaçladığı mesajları oldukça başarılı bir şekilde veren Küçük Prens aynı zamanda neredeyse günümüzü anlatıyor. Birçoğumuzun sanal aleme kapıldığı günümüzde hazırcılığa da fazlasıyla alışmış durumdayız. Kalabalığımızda yalnızlaştıkça hepimiz hazıra giderek alıştık. İstediğimiz her şeyi bazen raflardan bazen mobil uygulamalardan birkaç saniye içinde satın alıyoruz.
“İnsanların tanımaya ayıracak zamanları yok artık. Aldıklarını hazır alıyorlar dükkanlardan. Ama dost satan dükkanlar olmadığı için dostsuz kalıyorlar.”
Büyük anlamlar çıkarılası sözler değil mi? Yazıldığı yıllardan ziyade günümüzde düşünür ve gelişen teknolojiyi iyi kullanamadığımızı ve sosyal medyanın kurbanları olduğumuzu da hesaba katarsak kendimize kurduğumuz bu sanal dünyada her şeyi anında elde edebiliyorken nasıl yalnızlaştığımızı daha iyi görüyorum. Dostluğun bile çıkara dönüştüğünü, gerçeklikten uzaklaştığını elimizde olsa dostluğu bile satın almaya çalışacağımızı fark ediyorum. Önyargılarımızdan kurtulamadığımızı, dünyayı kendi etrafımızda dönüyor sandığımızı ama gün geldiğinde alıştığımız hazırcılıkla nasıl tek başımıza kalacağımızı görüyorum. Her ne kadar çocuk masalı olarak bilinse de yetişkinler için yazılmış küçük bir kitaptır, Küçük Prens…

2. Alice Harikalar Diyarında

Alice, tavşan, harikalar diyarı ve kraliçe… Hepsinin ifade ettiği anlam farklı farklı ve hangi açıdan bakarsak o düşünceye uyabilen iyi kurgulama. Çocukken okuduğumuzda hayal dünyamızı var eden ve hayal kurabilme yetimizi geliştiren nadide kitaplardan bir tanesi. Yetişkin yaşta okuduğumuzda ise farkındalık yaratıyor adeta. Okuduğum zaman beni en çok etkileyen ve düşündüren söz; “Nereye gitmek istediğini bilmiyorsan, hangi yoldan gideceğin fark etmez” olmuştu. Tavşan bu sözü ile Alice’e yolunu bilmediğin sürece benim sana vereceğim tavsiyelerin hiçbir önemi yoktur, mesajı verir aslında. Hayatımızda da böyle değil midir? Tavsiye almak özellikle de işin uzmanından tavsiye almak mutlaka önemlidir. Ancak kendimize ait bir rotamız yoksa aldığımız tavsiyenin hiçbir önemi yoktur çünkü hedefimiz yoksa ya da hedefimizin ne olduğunu bilmiyorsak vardığımız yerin güzelliğini de yakalayamayız.

3. Robinson Crusoe – Daniel Defoe

Robinson Crusoe, ani bir fırtınada içinde bulunduğu gemiden zorluklarla tek başına nasıl kurtulduğunu ve ıssız adada tek başına nasıl hayat mücadelesi verdiğini anlatır. Ailesi denize açılmasına şiddetle karşıyken ve başına gelebilecek tüm tehlikelerden de bahsedilmişken Robinson kendi kararının arkasında durarak yola çıkar. Hikaye aldığı kararın sonuçlarına tek başına nasıl göğüs gerdiğini gösterir bizlere… Vardığı ıssız adada kendine ilkel de olsa yeni bir yaşam kurmaya başlamışken yerlilerin ayin yapmaya gelmesine ve ayin sonunda bir kişiyi yiyerek kurban vermelerine tanıklık eder. Ettiği tanıklık sonrasında kurtardığı bir kurbanla birlikte yaşamaya başlar ve birlikte hayatta kalma mücadelesi verirler. Kitabın çarpıcı bir şekilde verdiği ders ise bana göre aldığımız kararların sonuçlarına razı olarak hayata küsmemiz değil eğer yanlış bir karar aldıysak ve sonucu beklediğimiz gibi olmadıysa hayata yeniden nasıl sarılmamız ve başlamamız gerektiğini anlatıyor olmasıdır.

4. MOMO – Michael Ende

Michael Ende; “Benim kitaplarım 8 ve 80 yaş arasındaki tüm çocuklar içindir” der. Tek cümlesi ile kitaplarının yalnızca çocuklar için değil biz yetişkinler için de farkındalık yaratabileceğini anlıyoruz aslında. Momo’nun hikayesinde olay, şehre “Duman Adamlar”ın gelmesiyle başlar. Duman Adamlar yaşayan halkın yalnızca para peşinde olmasına, dostlarını terk etmelerine, çocuklarının yaşlarına göre davranmalarına engel olmalarına sebep olur. Momo’nun alışık olduğu o sıcak ve rengarenk şehrin artık durağan ve griye dönüşmesine sebep olurlar. Kimse bir anda ne olduğunu ve neye dönüştüklerini fark etmese de Momo her şeyin farkındadır ve buna “Dur!” demesi gerektiğine inanır. Hikâyenin geri kalanında da olanları sorgulayarak ve tartışarak tüm bu yaşananlarla nasıl savaştığına şahit oluruz. Tartışma yeteneğimizin farkına varmamızı sağlayan kitap sayesinde yaşanan her şeyi olduğu gibi kabullenmek yerine doğruyu bulmaya çalışmamız gerektiğini ve ortada bir yanlış varken ikna olmak yerine sorgulayarak doğrudan vazgeçmememiz gerektiğini öğrenir ya da hatırlarız.

5. Seçme Öyküler – Ömer Seyfettin

Öykü anlatabiliyor olmanın hayatımızda ne kadar işimize yaradığını düşündünüz mü? Zaman zaman dile getirmek istediklerimizi öykü anlatarak daha anlaşılır hale getirebilir zaman zaman da içinde bulunduğumuz duygu ve düşünce durumunun anlatacağımız öyküler sayesinde karşı tarafa daha iyi işlemesini sağlayabiliriz. Ömer Seyfettin, çok sayıda tez yazan bir yazardır. Yazdığı tezlerde anlattıklarını savunabilmek ve ispat edebilmek için öykü yazmayı tercih eder. Hedeflerini de gerçekleştirir aslında. Yazdığı öyküler sayesinde anlatmak istediği her şeyi okuyanlarına geçirmeyi başarır. Ömer Seyfettin’i okuduğum zaman öykü anlatabilmenin hayatımızda ne kadar önemli olduğunu anlıyorum. Öykü anlatabilmenin iletişim gücümüzü ne kadar güçlendirdiğini görüyorum. İşte tam da bu yüzden öyküleme yeteneğimizi geliştiriyor Ömer Seyfettin kitaplarında.

Kitapların Yeri

“Kitap işte” deyip geçmemek gerekiyor. Okumak bizi her anlamda geliştirir eğer doğru okumayı öğrenirsek. Bakış açımızı geliştirir, ufkumuzu genişletir ve yeni fikirler üretebilmemizi sağlar. Çocuk kitapları olarak geçen birçok kitapsa aslında yetişkinler tarafından mutlaka okunmalıdır diye düşünüyorum. Zira hayata çocuk gibi bakabilmek zor olsa da oldukça keyiflidir. Hayata çocuk gibi bakabilmek çok daha masumdur ve farkında bile olmadığımız hatalarımızı görmemizi sağlar. Unutmayın,
“Her çocuk bir dahi ve her dahi bir çocuktur.”

2021 yılındayız, sizce iş dünyasında ne kadar geliştik?

Günümüzde hala kadınların bir erkek gibi liderlik yapamayacağı, istediği her şeyi başaramayacağı, kadın ve erkek arasındaki eşitliğin güç dışında olabileceği bu nedenle de kadının iş hayatında seçeceği alanların sınırlı olacağı düşünülüyor. Ne kadar acı verici bir düşünce değil mi? Bu şekilde düşünenlerin acizliği mi sizce bu durum yoksa toplumumuzun hala eril düşüncelerden kurtulamamış olması mı? Bana kalırsa her ikisinden de kaynaklanıyor. Eskiden kalma inançlar ve düşünce biçimleri, insanların eskiden kadın ve erkeklerin bir aradayken daha uyumlu ve mutlu olduklarını (!) düşünüyor olmaları, kadının sabit görevleri olduğu ve bu nedenle de vaktini ağır ya da önemli işlere ayırmaması gerektiğini savunmaları 2021 yılında dahi ilerleyememiş olmamıza neden oluyor. Yazımın bu kısmında kadınların ülkemizde eğitim ve iş hayatına atılmadığını düşündüğüm belirebilir zihninizde. Fakat düşündüğüm ve sizlere bahsetmek istediğim tam olarak bu düşünce değil. Elbette artık kadınlarımız eğitim hayatında daha fazla yer alıyor ve kariyerlerini iş hayatında profesyonel olarak yapıyor. Peki sizce kadınlar iş hayatında istedikleri her alanda yer alabiliyor mu? Bu sorunun cevabı üzücü bir şekilde “hayır”.

Kadınlarımızı siyasette, üst düzey bir pozisyonda ya da yönetim kadrosunda ne kadar görebiliyoruz? Sayıları o kadar az ki gördüğümüz zaman ne şekilde iletişim kuracağımızı şaşırabiliyoruz. Burada suç tabi ki toplumumuzda. Üst düzey bir pozisyonda kadın çalışan görüldüğü zaman işin doğruluğundan şüphe duyanlarımız ve güvenemeyenlerimiz var. Tabii bir de kadın bir çalışanın kendisinden üst pozisyonda yer almasını hazmedemeyenler… Kısa bir araştırma ile şirketlerin iflas noktasına geldiklerinde ya da işleri rayından çıktığı zamanlarda yönetim kadrosuna kadın çalışanlar dahil ettiklerini okudum. Burada işlerin kadın çalışan kontrolüne verilmesinin sebebi ise iş kötü bir şekilde sonlandığında suçun o kadın çalışanda olduğunun düşünülmesi ve başarısız sayılanın yine o kadın çalışan olarak ilan edilmesi kurnazlığıdır. Ne de olsa kadınların liderlik, otorite ve yönetim kabiliyeti gizli becerileri olduğuna inanılmıyor (!). Hatta bunun için bir teori bile var, “Rol Uyumu Teorisi”. Bu teoriye göre kadın çalışanlar başarılı olursa arkasında erkek kadrosu olduğu için başarısız olursa da kadın olduğu içinmiş. Teori bu düşünceyi savunmuyor elbette. Yalnızca tüm dünyada var olan bu eril düşüncenin altında yatan sebepleri ve bu sorunu çözmek için neler yapılması gerektiğini araştırıyor.

Kadın ve erkek rollerini toplum belirliyor. Bu nedenle de kadın ve erkek arasında keskin bir çizgi ortaya çıkmış ve bu çizgi günümüzde de maalesef hala korunuyor. Toplum tarafından yaratılan bu ayrımsa kadın ve erkek arasında sosyal eşitsizliğe yol açıyor. Örneğin kamusal alanda daha çok erkek görüyoruz. Kadınların kamu alanında oldukça az olması maalesef bir gerçek. Kadınlar kamusal alandan uzak tutularak daha çok evlerine itiliyor ve bu bilinçaltı enerjisi ile yapılıyor. Erkeğinse her alanda çalışma imkânı bulması liderlerin yalnızca erkeklerden oluşmasına sebep oluyor. Dolayısıyla erkek olmayan her birey lider değil, liderin bir çalışanı olarak görülüyor. Çünkü toplum erkekleri lider, güçlü, otoriter, sabırlı ve yönetebilen olarak tanımlıyor. Kadınların bu özelliklere yeteri kadar sahip olmadığı düşüncesinin geçmişten günümüze dek dayatılıyor olması da kadınların kendilerini yetersiz hissetmelerine ya da umutsuz olmalarına sebep oluyor. Önyargı, klişe düşünceler, cinsiyet ayrımı gibi yaklaşımlar yüzünden yalnızca erkeklerin liderlikte ve üst düzey pozisyonlarda başarılı olabileceğine inanılıyor. Oysa ki başarı, otorite, yönetim becerisi gibi özellikler doğuştan cinsiyetlere yüklenen kabiliyetler değildir. Ancak eril düşüncelere göre cinsiyetlerin belirli özellikleri olduğuna inanılması kadınlara yeteri kadar fırsat verilmemesine yol açıyor. Ayrıca kadınlar çalıştıkları işlerde yükselmek istediklerinde de görünmez engeller ile karşılaşıyor. Gerçekse kadınların sosyal, politik, kültürel ve ekonomik yaşamın her alanında dilediği gibi hak ettiği yerde olabilmesidir.

Kadınlarımızın hak ettikleri her alanda hiçbir zorlukla karşılaşmadan bulunmaları gerektiğine sonuna kadar inandığımı ve destek verdiğimi söylemek istiyorum. Sözlerimi Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 1923 yılında söylediği sözlerle bitirerek bu konunun biraz düşünülmesi gerektiğini eklemek istiyorum.

“Bir toplum, cinsinden yalnız birinin asrî gerekleri elde etmesiyle yetinirse o toplum yarıdan fazla zaaf içinde kalır. Bir millet gelişmek isterse bilhassa bu noktayı esas olarak kabul etmek mecburiyetindedir. Binaenaleyh bizim toplumumuz için ilim ve fen lâzım ise bunları aynı derecede hem erkek hem de kadınlarımızın elde etmeleri lâzımdır.”

Türkiye’de Aile Şirketleri Neden Batar?

Aile şirketi insanlardan uzun yaşayan, nesilden nesle aktarılan, başarısı sürdürülebilir olan ve ailenin ana hissedar olduğu yapılanmadır. Aile şirketlerinin ömrü kurumsallaşarak başarılarını sürdürülebilir hale getirmeleri ile uzar. Ancak ülkemizde kurumsallaşmış yapıdaki aile şirketi oldukça azdır. Aile ve iş ilişkilerinin keskin hatlarının belirlenmemesi, ana hissedar olan aileden yeterli güç alınamaması ve kurumsallaşamama ülkemizde aile şirketlerinin başarılarını sürdürülebilir hale getirememesine ve ayakta durmakta zorlanmasına neden olur. Kurumsallaşma ise iki şekilde mümkündür. Bu yollardan ilki şirketin kurumsallaşmasıyken diğeri aile ve iş ilişkilerinin kurumsallaştırılmasıdır. Kurumsallaşma noktasında yapılan hatalardan dolayı da genellikle Türkiye’de aile şirketleri batar. Peki Türkiye’de aile şirketlerinin genellikle batmasındaki ana sebep nedir?

Aile Şirketlerinin Yaptıkları Hatalar Nelerdir?

Ülkemizde aile şirketlerinin başarılarını sürdürememesi ve batma noktasına gelmesindeki temel sebep başta aile üyeleridir. Şirket sahiplerinin girişimciliğe odaklı, fırsatları yakalayarak değerlendirebilen, maksimum verimi gözetebilen ve krizi fırsata çevirebilen kişiler olması gerekir. Şirket çalışanlarının ise profesyonel, işin nasıl yapılması ve yönetilmesi gerektiğini bilen kişilerden oluşması gerekir. Ülkemizde aile şirketleri tüm bunların aksine genellikle çekirdekten gelen ve tüm işlere hakim olan kişilere aittir. Bu nedenle de şirket sahipleri odaklanmaları gereken konulardan ziyade profesyonel çalışanların işlerine odaklanır ve çalışanlarına olması gerekenden daha fazla müdahalede bulunur. İşlerine olması gerekenden daha fazla müdahalede bulunulan çalışanlar ise bir noktadan sonra işini olması gerektiği gibi yapamamaktan şikayet ederek işten ayrılır. Şirket sahiplerinin yönetimde bulunması gayet doğaldır ama çalışanları organize eden aile üyesi dışında bir yönetici bulunmaması şirket içerisindeki aile ve çalışan dengesini bozar.
Nesil çatışması, aile şirketlerinin ayakta kalamamasının nedenlerinden bir tanesidir. Yaşı ilerleyen neslin işi artık bir sonraki nesle devretmesiyle başlayan bu çatışmanın sebebi ise genellikle bir önceki neslin yeni nesle olan güven problemi, güvensizlikten dolayı ortaya çıkan kaygı ve sonunda işe devamlı olarak dahil olma çabalarıdır. Bir diğer sebep ise yeni gelen neslin, işe bir önceki nesil kadar bağlı olmamasıdır. Bunun sebebi ise “Ortada bir aile şirketi var ve şirketin yaşaması gerekiyor” mantığı ile yeni nesle seçim fırsatı verilmeden şirketin başına getirilmesidir. Bu gibi durumlarda, gelen yeni nesil kendi özgürlüğünü yakalayabilmek için önceliklerini aile şirketine vermez ve kendine yeni alanlar keşfetme peşine düşer. Günün sonunda da işler rayından çıkmaktan kurtulamaz. Tüm bunların dışında ise aile şirketlerinin batma noktasına gelmesindeki sebep, aile üyelerinin ortak bir değer, vizyon ve misyon sahibi olamaması ve hedefleri kısa vadeli planlar üzerinden yürütmeye çalışmasıdır.

Aile Şirketleri Nasıl Ayakta Kalabilir?

Öncelikle şirketin değerleri, vizyonu ve misyonu tüm aile üyelerinin ortak kararı ile belirlenmelidir. Gerektiği her yerde ve anda zor kararlar alma cesareti gösterilmeli ve fedakarlıklar tüm aile üyeleri tarafından yapılmalıdır. Hedefler uzun vadeli düşünülmeli, kısa vadeli planlara odaklanarak vakit kaybına sebep olunmamalıdır. Şirket içerisindeki işleyişi denetleyebilecek ve hataları objektif bir şekilde bularak düzeltilmesini sağlayacak bir departman oluşturulmalıdır. Ayrıca oluşturulacak bu denetleme departmanı aile üyelerinden bağımsız kişilerden oluşturulmalıdır. Avustralyalı ünlü yönetim bilimci Peter Drucker’ın dediği gibi:
“Aile, şirkete hizmet ettiği sürece, her ikisinin de sağlıklı bir şekilde devamlılığı sağlanır. Fakat sadece şirket aileye hizmet etmeye başlarsa, ikisinin de sonu iyi olmaz”.