fbpx

Belki çoğu kişi benim eski bir antrenör olduğumu ve küçük mankenlik deneyimlerim olduğunu bilmiyordur. Çok uzun yıllar antrenörlük yaptım ancak mankenlik deneyimlerim aslında çok küçük. Evet, küçük ama önemli markalar için yaparak deneyim kazandım. Bunlardan en önemlisi Fenerbahçe Ülker Sports Arena’nın açılışında dağıtılan tanıtım dergisi için olan çalışmaydı. Bu dergi sayesinde stadyum yetkilileri ile aram oldukça iyi bir hal almıştı, yeri gelmişken hepsine selam olsun. 2012’de  bana bir konser bileti yolladılar. Bilet, Leonard Cohen konseri için. Çok havalıydı çünkü gitmek isteyenler bilet bulamıyordu. Fakat benim için bir sorun vardı. Konser günü aynı saatte yıllardır ders verdiğim kişi ile antrenmanım vardı. Bilet elimdeydi ama planlı bir işim olduğu için konsere gitmeyecektim. O gün geldiğinde ders verdiğim kişi başka bir sebepten dolayı beni aradı. Konuştuk, konuyu hallettik ve ben kapatırken şöyle dedim;

⁃Bugün dünyanın en önemli müzisyenlerinden Cohen Türkiye’de konser verecek ve benim bir biletim var. Fakat benim seninle randevum olduğu için konsere gitmeyeceğim, sana derse geliyorum. Sakın iptal edeyim deme.

⁃Bu akşamı şu an iptal ediyoruz, dedi.

⁃Nedenki? Ben iptal edelim diye söylemedim, dedim.

⁃Biliyorum ve seni anladım, dedi ve devam etti. Ben senin aynı zamanda arkadaşınım. Biz dersimizi yarın da yapabiliriz ancak sen yarın Cohen dinleyemezsin. Gelecekte diploman kadar önemli olacak şey ise “sosyal bilgin”. Seninle gelecekte iş yapacak bir kişi o konserde olabilir ve sen o gün geldiğinde “Ben de oradaydım” dersen ortam daha keyifli bir hal alır. Dolayısıyla işinin olma olasılığı artar. Eğer sen bir gün eğitimler verirsen o konserin deneyimini anlatarak farklılaşırsın. Bu nedenle ders iptal, git ve konseri dinle.

Sanırım o gün bu konuşmayı yaparken benim gelecekte bunları yazacağımı hiç düşünmedik. Bugün O’nu anıyorum. Bana öğrettikleri için O’na minnettarım çünkü bugün ben kendi eğitim içeriğimde şöyle söylüyorum:

İnsanlar birbirlerine benzeyen kişilerle iş yapmak ve sohbet etmek istiyor. Bu benzerliklerin sayısının artması içinse tüm konular hakkında fikir sahibi olmak oldukça önemli bir mesele. Konsere gitmek, tiyatro izlemek, trene binmek ya da kitap okumak en az diploma almak kadar önemli. Daha önemlisi ise; size bir şeyler öğretebilecek insanlara yakın olmak ve o kişileri bulduğunuzda aranızdaki ilişkiyi devam ettirebilmek.

20 yaşımdan bu yana tanıdığım ve bana bir şeyler öğretmeye  zaman ayırmış olan Tayfun abiye buradan selam olsun. Kim bilir, belki bir gün nasıl tanıştığımızı da anlatırım.

Kalın sağlıcakla.

Geçtiğimiz günlerde sosyal medya hesabımdan sizlere bir soru sordum; “Lüks nedir?”. Gelen cevapların özeti “paranın satın alamadığı şeyler” üzerineydi. Mesela;

“AŞK” lüks demişler,
“TOPRAĞA BASMAK” lüks demişler,
“İŞİN EVE YAKIN OLMASI” lüks demişler,
“AYNI HEDEFE GİDEN İNSANLARA DENK GELMEK” lüks demişler.

Ne oldu da kimse Chanel çanta yazmadı, Ferrari demedi, bir villadan bahsetmedi…

Pandemi öyle bir geçti ki, bizlere yaşam ile ölüm arasındaki çizgiyi kalıcı olarak hissettirdi. Düşünceler değişti, beklentiler değişti ve dolayısıyla LÜKSÜN TANIMI DEĞİŞTİ.

Yıllar önce bir spor merkezinde çalışırken bir kişi üye olmak için gelmişti. Fakat biz uygun görmediğimiz için üye yapmamıştık. Sonrasında birkaç ortak tanıdık benimle kontak kurdu ve bana şunu sordu; “Adamın çok parası var ve ne isterseniz verir, nasıl alamazsın?”. Bense, bu kurumda paranın satın alamayacağı kurallar olduğunu ve kendisini bu nedenle alamayacağımı belirttim. Bu diyaloğu yaşadığım ortak tanıdığımız ertesi gün bana “Buna inanamıyorum. Böyle bir ortamda paranla bir şey alamıyor olmak çok can acıtıcı ama benim için hissiyatı çok güzel. Harika bir lükse sahip olduğumu fark ettim çünkü ben üyeyim 😊” demişti.

Para ile alınamayanların lüks olduğunu ilk defa o gün duymuştum.

Hayatımın büyük bir kısmını belirli bir seviyenin üzerindeki insanlarla çalışarak geçirdim.  Lüksü tüketme şekilleri de çok farklıydı. Aslına bakılırsa kötü tüketim yapanlar sebebi ile de lüks değer kaybetti diyebiliriz.

Hayatımın içinde olan arkadaşlarımdan, sosyal medyadaki arkadaşlarımdan, çeşitli etkinliklerden edindiğim durum şudur;

“Lüks artık doğal olana ulaşmak, aşık olmak ve işe yürümek 😊”.

Korkunun zıttı olarak da bilinen cesaret sizce hayatımızın yönünü ve şeklini ne kadar etkiler? Cesaretli dediğimiz kişilerin genelde korkusuz insanlar olduklarını düşünürüz. Bir noktada korkusuz da diyebiliriz ama bana göre cesaretli olmak vazgeçmemek ve pes etmemek anlamına geliyor. Yürüdükleri yolda karşılarına çıkan küçük ya da büyük herhangi bir engele takılmayan, çevresinden gelen eleştirileri kulak ardı eden ve yalnızca hedefine ya da hayaline koşan insanlar cesaret gösteren insanlardır. Bazıları aşk hayatında bazıları ikili ilişkilerinde bazıları tartışırken bazıları ise iş hayatında cesaret gösterir. Gösterilen tüm cesaret örnekleri başarı ile sonuçlanmaz belki ama inanın başarısızlıklar cesaret ile birleşince sonucu mutlaka bir gün başarıya kavuşur. Bu yazımda sizlerle cesaret göstermekten vazgeçmeyerek kendi zincirlerimizi nasıl kırabileceğimizi konuşmak istiyorum.

Hepimizin hayatında elde etmek istediği bir şeyler mutlaka vardır. Özellikle iş hayatında varmak istediğimiz noktalar vardır. Kariyerimizi şekillendirebilmek ve istediğimiz yere varabilmek için adım atmak ve hiç durmadan yürümeye, bazen koşmaya devam etmemiz gerekir. Denemekten asla vazgeçmemeli ve konfor alanımızdan çıkarak yeniliklere açık olmalıyız. Bunu yaparken ise cesaretimizin sınırlarımızda, zihnimizde saklı olduğunu unutmamalıyız. Zaman zaman kendimizi yetersiz görebilir ve başaracağımıza karşı olan inancımızı yitirebiliriz. Denemelerimizin sonu bazen ve hatta birçok kez başarısızlıkla sonuçlanabilir. Çevremizden, en yakınlarımızdan, sürekli eleştiriler duyabiliriz. İnancımızı kırmaya çalışabilirler, başarısız oldukça boşuna çabaladığımızı iddia edebilirler. Bizse bu tür durumlarda bıkmadan, pes etmeden ve en önemlisi inanarak yolumuza devam etmeliyiz. Gerekirse defalarca kez denemeliyiz. Her başarısız oluşumuzda oturup kendimizle kritik yaparak yanlışlarımızı ve eksiklerimizi tespit etmeli ve bunlara göre kendimize yeni bir yol haritası çıkarmalıyız. Günün sonunda ise cesaretimizi yeniden toplamalı ve denemeye devam etmeliyiz. Amerikalı yazar Mary Anne Radmacher bunu güzel bir söz ile özetlemiş; “Cesaret her zaman kükremez. Bazen günün sonunda ‘Yarın tekrar deneyeceğim’ diyen küçük ses olur”.  Kısacası başarısızlığın da aslında bir başarı olduğunu unutmamalıyız.

Başarısız olmanız için öncesinde cesaret göstererek yola çıkmış ve kendiniz için bir şeyler yapmış olmanız gerekir. Kimine göre kolay kimine göre zor kimine göre imkansız gibi görünecek olan şeyler sizin için hedefinize giden yolda edindiğiniz oldukça önemli deneyimlerdir. Her deneyim kişisel gelişiminize katkıda bulunacak, size eksiklerinizi ve yanlışlarınızı öğretecek, sizi her seferinde biraz daha konfor alanınızdan çıkararak potansiyelinizin artmasını sağlayacaktır. Başarısız olmak size ilk başlarda sorun gibi gözükebilir. Aslına bakılırsa başarısız olduğunuzda yapmanız gereken vazgeçmek değil başarısızlığınızı en iyi şekilde yönetmeyi öğrenmektir. Başarısızlığı yönetebilmeniz ise sizi daha fazla motive eder ve bir önceki deneyiminize göre daha fazla aksiyon almanızı, yol kat etmenizi sağlar. Cesaretini kaybetmeden, çevreden gelen eleştirileri dikkate almadan yalnızca kendisine ve hedefine odaklanan kişiler mutlaka başarıya ulaşır. İşte tüm bu sebeplerden dolayı aslında başarısız olmanız cesaretinizi daha da tetiklemeli ve başarıya biraz daha yaklaştığınızı size hatırlatmalı. Unutmayın;

“ Cesurlar her zaman kazanmaz ama kazanmış herkesin bir cesaret hikayesi vardır”.

Spor tesisleri, spor dallarının en iyi şekilde gelişebilmesi ve konforun maksimum düzeyde tutulabilmesi için oldukça önemli ve gereklidir. Sporsal faaliyetler düzenleyebilmek ve gerçekleştirebilmek için imkân sağlayan spor tesisleri aynı zamanda üretim faktörlerini bir arada bulundurarak toplumsal fayda ve kar sağlayan sosyal, ekonomik ve teknik birer inşadır. Devlet tarafından halkın kullanımına açılan kapalı spor tesislerinin önemi ise yalnızca spor sektörü içerisinde değil aynı zamanda elzem durumlarda da ortaya çıkmaktadır. Daha önceki yazılarımda sporun çocuklar ve aslında tüm bireyler üzerindeki öneminden bahsetmiştim. Bugün ise spor tesislerinin olası bir doğal afet durumunda bizlere nasıl ve ne şekilde yararlı olduğundan bahsetmek istiyorum.

Kapalı Spor Tesisleri

Sosyal, ekonomik, hukuki ve teknik yönleri ile kapsamlı bir süreçten geçen kapalı spor tesisleri kendi içinde de geniş bir yelpazeye sahiptir. Çoğu kişi tarafından kar edilen ya da sosyal fayda sağlayan bir alan olarak görülen bu tesislerin aslında farklı amaç ve yararları da bulunur. Toplumsal kurumlar ya da devlet tarafından kurulan spor tesisleri toplumun her kesimine hitap ederek spor hizmeti vermeyi amaçlar. Böylece sporu tüm bireylere aşılayarak sosyal bir fayda sağlama amacı güder. Gerçek ya da tüzel kişiler tarafından kazanç elde etme amacı ile de kurulabilen spor tesisleri, kamu kurum ve kuruluşları tarafından sahip oldukları misyon doğrultusunda kurulanlar ise sporu yaygınlaştırma, spor dallarını tanıtma ve geleneksel sporları yaşatma amacı güdebilir.

Spor tesisleri, içerisinde bulundurduğu imkanlar sayesinde sporcuların başarıları üzerinde de oldukça etkilidir. Fakat spor tesisi dediğimiz zaman aklımıza yalnızca antrenman ya da müsabaka düzenlenen bir alan gelmemelidir. Eğitim, donanım ve organizasyon tesislerin oluşmasındaki en önemli 3 temel faktör sayılabilmektedir. Buna bağlı olarak spor tesisleri; eğitim tesisi, beslenme ve dinlenme sosyal tesisi, yaralanma ve tedavilerde kullanılan ilk yardım ve rehabilitasyon merkezi, kütüphane salonu gibi spor ve gençlik faaliyetlerini içerisinde barındırmaktadır. Hayatta her şey yolunda giderken çocuklara ve yetişkinlere spor yapma imkânı sunan bu tesislerin bir diğer ve aslında şu an en önemli tarafı da elzem durumlarda ya da bir afet anında insanlara güvenli bir konaklama alanı sunabiliyor olmasıdır.

Türkiye’de Spor Tesisi Yapmanın Önemi

Devlet tarafından halkın kullanımına açılan spor tesisleri olası bir afet durumunda ya da elzem durumlarda insanlar için güvenli konaklama alanı olarak kullanılabilmektedir. Tek katlı olmalarının yanı sıra içerisinde duş, mutfak alanları gibi bölümler barındıran kapalı spor tesisleri uzun vadede insanlar için çadır görevi görebilmektedir. Afet anlarında tüm insanlara güvenli, sıcak bir konaklama alanı sunmasının dışında çocuklarımızın spor ile meşgul olarak hayata hızlı ve sağlıklı bir şekilde adapte olmalarına da katkı sağlamaktadır. Bu nedenle Türkiye’de spor tesisi yapmanın oldukça önemli olduğuna inanıyorum. Halihazırda yaşamış olduğumuz yıkıcı depremin sonucunda neredeyse sıfırdan başlayarak yeniden inşa edilecek olan şehirlerimizde yapılanma sürecinde kapalı spor tesisi yapmanın oldukça önemli ve gerekli olduğunu öngörüyorum.

                                                                                                              “DEPREM KADERDİR, SONUCU DEĞİL!”

Anne ve Babalar Neden Spor Yapmalı?

Çocuklarımız doğdukları günden itibaren hayata dair her şeyi ilk olarak anne ve babalarından öğrenir. Anne ve babalarını özellikle kendilerine rol model olarak seçerler ve taklit yöntemi ile hayatlarına ve kişilik özelliklerine yön verirler.

Çocuklarımızın kendileri ile barışık, özgüven sahibi, ne istediğini bilen, kararlı bir yapıya sahip olmasının yolu da hiç şüphesiz ebeveynlerinden geçer. Etrafını keşfetmeye başladıkları ilk andan itibaren çevresinde olup biten tüm davranışları taklit eden çocuklar için ailelerin nasıl bir hayat sürdükleri oldukça önemli ve etkili. Bu noktada ise çocuklarımıza yalnızca söylediğimiz sözler değil gösterdiğimiz davranışlarımız etkilidir. Sigaranın kötü bir şey olduğunu söylerken sigara içilmesi, çocuk açısından sigaranın içilebilir olduğu anlamına gelecektir. Sağlıklı bir hayat için sporun çok önemli olduğunun söylenmesi fakat sportif hiçbir faaliyette bulunulmaması çocuk açısından sporun çok da gerekli olmadığı anlamına gelir. Bu nedenle tüm anne ve babalar çocuk için rol modeldir.

Bebeklik Döneminden Yetişkinlik Dönemine Kadar Ailenin Etkisi

Çocuklarımız için hepimiz daha anne karnındayken en iyisini hayal eder ve onlar için neler yapabileceğimizi planlamaya başlarız. Ancak birçok ebeveyn bu noktada bir şeyi atlar; aile bilinci. Peki, ne demek istiyorum “aile bilinci” derken? Çocuklarımız anne babalarını, biraz büyüdükleri zaman izledikleri çizgi karakterleri, etrafında sık gördükleri kişileri akıllarına kodlar ve kendi konuşma ve davranışlarına uyarlar. Tüm bunlar ise çocukların kişiliklerine ve gelişimlerine etki eder. Çocuklarımızın alışkanları üzerinde onlara eğitim verirken başta kendimizi eğitmemiz gerekir. İşte tam olarak burada aile bilinci devreye girer. Ben bu yazımda sporun çocuklar üzerindeki öneminden bahsetmek istiyorum. Sporun çocuklarımız üzerindeki etkisinden bahsetmeden önce ise bu yazımı okuyacak olan tüm ebeveynlere hayatlarına sporu yerleştirmelerini tavsiye ediyorum.

Spor ve Çocuklar

Spor yaparak büyüyen çocuklar sağlıklı fiziksel ve zihinsel gelişimlerinin yanı sıra disiplinli bir hayata, özgüvenli bir karaktere sahip olur. Özellikle günümüzde çocuklarımızın çok erken dönemde telefon, tablet, bilgisayar ve televizyon alışkanlıkları olduğunu göz önüne alırsak onlara spor alışkanlığı kazandırmamız oldukça önemlidir. Hareketsiz ve sağlıksız bir yaşamdan düzenli ve sağlıklı bir nesil için çocuklarımıza bu konuda örnek olmamız gerekiyor. Spor yapmanın bir sorumluluk değil bir gereklilik olduğunu kabul etmeli ve hayatımıza sporu entegre etmeliyiz. Böylece bizi örnek alan çocuklarımızın küçük yaşlardan itibaren spor ile iç içe olmalarını sağlayabiliriz. Spor ile bir arada büyüyen çocuklarımız sayesinde sağlıklı yetişmiş bir nesil, düzenli, disiplinli, kararlı, ne istediğini bilen, başarılı, sorumluluk sahibi, duygularını kontrol edebilen, iletişimi kuvvetli ne daha nice olumlu karakter özelliklerine sahip bir nesil yetiştirmiş oluruz.

“Dünyada spor hayatı, spor alemi çok önemlidir. Bu kadar önemli olan spor hayatı bizim için daha önemlidir.”       

                                                                                                                              MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

“Şanslı” olmak doğuştan mı geliyor yoksa “Şans” kişinin kendi çabaları ve yaptığı hazırlıklar ile mi yaratılıyor? Gelin, bugün bu konu hakkında biraz sohbet edelim. Kariyerinde oldukça başarılı, özel ve sosyal hayatlarında her şeyi yolunda giden kişileri genelde hepimiz çok şanslı olarak adlandırırız. Fakat işin arka planında yatan hazırlıkları, çalışma evresini hesaba katmayız. Kendimizi o kişilere nazaran “Şanssız” olarak değerlendiririz. Gittiğimiz okulları kıyaslar, büyüdüğümüz çevreler arasında karşılaştırma yapar ve zaman zaman da onların arkasında kuvvetli referansları olduğuna dolayısıyla geldikleri noktaya referansları sayesinde erişebildiklerine kendimizi inandırırız. Elimizi attığımız her işi kuruttuğumuza kendimizi inandırmışken önümüze çıkan fırsatları neden değerlendiremediğimizi objektif bir şekilde hiç düşündünüz mü?

ŞANSSIZ MISINIZ YOKSA HAZIRLIKSIZ MI?

Hayatımızın her alanında ilerlerken önünüze sürekli engeller çıktığını bu nedenle adım attığınız bir işi sonuca bağlayamadığınızı düşünüyorsanız öncelikle “Şanssız mısınız yoksa hazırlıksız mı?” sorusunu detaylı bir şekilde düşünerek cevaplamanızı rica ediyorum. Bazen kendimizle ilgili olumsuz konularda kendimize karşı dürüst davranmak yerine türlü bahaneler bularak kendimizi aklamaya çalışırız ve günün sonunda şansın bizimle olmadığına ikna oluruz. İç hesaplaşma yaparken elimize kalemi alır yaptıklarımızı sıralarız ama nedense yapmadıklarımızı bir türlü kağıda dökmeyiz. Yapmadıklarımızı kağıda dökmememizin sebebi ise ya gerçekten farkında olmamamız ya da bunlarla yüzleşmek istemememizdir. Halbuki şanslı olmak ve fırsatları değerlendirebilmek; yaptıklarımızın ve yapmadıklarımızın ortalamasıdır.

ŞANSIN SİZİNLE OLMASI İÇİN NELER YAPMALISINIZ?

  • Konfor Alanı: Konfor alanınızı gözden geçirmelisiniz. Peki, nedir bu sık sık duyduğumuz konfor alanı? Kendi tecrübelerimi göz önüne alarak söyleyebileceğim şey, birçoğumuzun risk almaktan kaçındığı ve alışmış olduğu rutin hayatını devam ettirdiği… Daha açık söylemek gerekirse başarmak istediğimiz bir şey ya da gelmek istediğimiz konum ile ilgili yapabileceklerimize adım atmamak. Örneğin hedefimiz ile ilgili kitaplar okumamak, önümüzdeki örneklerin neler yaptığını araştırmamak, kendimize hedefimiz ile ilgili katmamız gereken ne varsa bunları yapmadan yalnızca sonuca ulaşmayı beklemek… İşte tüm bunlar konfor alanımızın yani kendimizi güvende ve sakin hissettiğimiz alanın içerisinde yer alıyor. Fakat bizim yapmamız gereken hızla bu alandan çıkmak ve hedefe doğru koşmaya başlamak.
  • Şansı Kendiniz Yaratırsınız: Şansın doğuştan gelen bir özellik olduğuna inanırsanız hayatınız boyunca birbirinden farklı birçok fırsatı kaçırırsınız. Halbuki şansı kendi çabalarınız ile yarattığınıza inanırsanız ve başarmak istediğiniz olgu için gerekli çalışmaları yaparsanız kendi şansınızı kendiniz yaratırsınız. Unutmayın, şans; fırsat ve hazırlığın çocuğudur.
  • Beklenmedik Anda Çıkan Fırsatlar İçin Hazır Ol: Fırsatlar genelde hiç beklemediğimiz anlarda karşımıza çıkar. Yeni bir işe ihtiyacınız olmadığını düşündüğünüz anda karşınıza yeni bir teklif gelmesi ve sizin bunu değerlendirebilmeniz tamamen öncesinde yapmış olduğunuz hazırlık ile ilişkilidir. Daha açık söylemek gerekirse karşınıza çıkan fırsatı değerlendirerek hayatınıza yeni bir yön verebilmeniz ya da yeni bir artı katabilmeniz için şanslı olmanız değil hazırlıklı olmanız gerekmektedir. Sizin kendinize kattığınız her değer kendi şansınızı yaratır.
  • Kendinize Sorular Sormaktan Kaçınmayın: Varmak istediğiniz hedef için yürüdüğünüz yolda kendinize sık sık sorular sorun. “Hedefim için neler yapıyorum, yürüdüğüm yolda sonuca varanlar bu yolda neler yapmış, konu ile ilgili eksiklerim neler, daha fazla ne yapabilirim?” İşte, bunlar ve bunlar gibi soruları kendinize sormaktan ve daha da önemlisi açık bir şekilde kendinize cevap vermekten asla kaçınmayın.

Talih, çalışmak istemeyenlere yardım etmez”

                                                                    SOPHOKLES

Her konuda bir fikrimiz olmalı mı ya da yalnızca bir şey hakkında her şeyi mi bilmeliyiz? Arkamıza yaslanıp kendimizi sakin bir şekilde dinlediğimizde istisnasız hepimiz birçok şey hakkında çok fazla bilgi sahibi olduğumuzu düşünürüz. Mutlaka çok iyi bildiğimiz bir alan vardır ama genel kültür ve günlük hayatın içerisinde gelişen gündem konuları da dahil her şey için çok fazla bilgi sahibi olduğumuzu ve düşüncelerimizde haklı olduğumuzu sanırız. Aslına bakarsanız yanıldığımız nokta da tam olarak burada başlar. Bugün uzun zamandır yazmayı planladığım bir konu hakkında sizlerle biraz konuşmak istiyorum.

Yaşadığımız ülke bir yana, yaşadığımız dünyada hayattan geri kalmamak ve geleceği inşa ederken doğru adımlar atabilmek adına mutlaka gündemi takip etmemiz gerekir. Ancak gündemi takip ediyor olmamız konular hakkında yeterli ve doğru bilgilere sahip olduğumuz anlamına gelmez. Birçok insanın dinlediklerinden dolayı fikirlerinin olmasının ve kendi fikirlerinin en doğrusu olduğunu düşünmesinin nedeni olayları yalnızca dışarıdan takip etmekle yetinmeleridir. Oysa yapmamız gereken dünyada olanları takip ederken bununla yetinmeyip yeteri kadar bilgiye sahip olabilmemiz adına gereken araştırmaları da yapmaktır. Bugün dönüp yanımızdaki kişiye “Dolar neden artıyor? TL neden değer kaybediyor? Rusya neden Ukrayna’ya savaş açtı?” vs gibi sorular sorduğumuzda birçok kişinin vereceği cevap; “Yabancı ülkeler bizim iyi olmamızı istemiyor çünkü topraklarımız dünyanın başka hiçbir yerinde yok. Bu yüzden dolar artıyor ama ben zaten hep 50 liralık mazot alıyorum. Rusya zaten çok kinci bir ülke. Her yer onun olsun istiyor bu nedenle Ukrayna’ya saldırıyor” olacak… Ne kadar acınası ve komik değil mi? Ancak bu tarz cevapları duyduğunuz kişiler her zaman bir kalemin kağıt bir kağıdın masa olduğunu iddia ederler size ve sonuna kadar da bu düşüncelerini savunurlar.

Sizlere anlatmak istediğim yalnızca gündemimizde olan siyasi ve ekonomik olaylar değil tabii ki. Fakat yaşadığımız kısa hayatımızın içinde dolu dolu bir insan olabilmek ve bu dünyada hem kendimiz hem geleceğimiz için bir iz bırakabilmek adına her şey ile ilgili doğru ve yeterli bilgiye sahip olmalıyız. Tüm bunların yanında ise kendimize bir uzmanlık alanı seçmemiz gerekiyor. İlgimizin ve yeteneğimizin olduğu bir konunun üzerine giderek bu konuda her şeyi bilmeliyiz, bu benim için “Spor Pazarlaması” diyebilirim. İdeal insanın her şey hakkında bir şey, bir şey hakkında her şeyi bilmesi gerektiğine inanıyorum. Ben bir masada oturduğumda uzmanlık alanım dışında bir konuda araştırdığım ve gerçekliğini bildiğim fikirlerimi sunabilirim ancak kimseyle münakaşaya girmem. Eğer o masada konu spor pazarlaması olursa bu defa hiç susmadan konuşabilen olabilirim. Ben kendimi her şey hakkında bir şey ve bir şey hakkında her şey düşüncesine göre geliştiriyorum. Bu düşünce de tartışmalara mutlaka açıktır ancak bu şekilde ilerlemenin de doğru olduğunu düşünüyorum. Zira her şeyi çok iyi bildiğini iddia edenler genel olarak hiçbir şey bilmeyenlerdir ve çoğu zaman beyazın siyah siyahın beyaz olduğunu savunurlar. Bu konuda Sigmund Freud üzerine saatlerce düşünülmesi gereken bir söz söylemiş;

Bazen bir puro sadece bir purodur. Ve bazen bir puroyu başka bir şey zannetmekte ısrar etmek daha büyük yanılgıların kapısını açar…”

Son dönemlerde yaşadığımız olağanüstü fiyat artışları ile birlikte yalnızca fiyat etiketlerinde değil hayatımızda da birçok şey değişmeye başladı. Sosyal aktivite, günlük hayat rutini ve daha birçok şey… İnsanların günlük hayat koşturmasından bir nebze de olsa uzaklaşabildiği anlar dışarıda arkadaşları ya da aileleri ile geçirdikleri zaman, yemeğe gitmek ya da bir şeyler içmek, sinema ya da tiyatroya gitmek gibi yaptıkları aktivitelerdi. Hepimizin kafasını biraz dağıtmaya ihtiyaç duyduğu aşikar fakat artık öyle bir zamana geldik ki kafamızı dağıtmak bile stres yaratır hale geldi. Bu durum özellikle de dar gelirli aileler üzerinde etkisini göstermeye başladı. Zira insanlar tüm yoğunluklarından artan vakitlerde dinlenmek ya da enerji depolayabilmek için eve kapanmak ve bir şeyleri kendileri hazırlamak yerine daha çok dışarıda vakit geçiriyordu. Ancak günümüzde fiyatların artması ile birlikte hayatımızda birçok şey değişmeye başladı.

YAŞAM STANDARDIMIZ DÜŞÜYOR!

İnsanların kazandıkları paralar her ne kadar birim fiyat olarak artsa da aynı oranda hatta belki artan maaş oranlarından daha fazlası ile giderlerde de artış yaşanıyor. Kişisel zevke dayalı olarak üretilen tüketim grubu ürünleri bir kenara temel ihtiyaç grubu içerisinde yer alan ürünlerde de oldukça yüksek fiyat artışları yaşandı ve yaşanmaya devam ediyor. Dolayısıyla insanlar standartlarını her ne kadar düşürmek istemese de birtakım davranış biçimini değiştirmek zorunda kalıyor.

Anlatmak ve konuşmak istediğim konuyu netleştirebilmek için birkaç örnek vermek istiyorum. Örneğin sıkça yaptığımız ve yapmaktan genel olarak hepimizin keyif aldığı arkadaş buluşmaları yavaş yavaş dışarıda değil evde planlanmaya başladı. “Bugün de dışarıda yemek yiyelim” diyerek hiç hesaplama yapmadan dilediğimiz gibi plan yapabilirken geldiğimiz noktada “Ödeyeceğim ücrete değecek mi?” diye düşünerek dışarıda yeme-içme alışkanlığımızdan feragat etmeye başladık. Bazen de biraz eğlenelim, bir iki kadeh yudumlayalım derken birçok insan artık alkolünü bile evinde yapmaya başladı. Öyle ki bu konuda ustalaşmaya bile başladılar. Geçtiğimiz haftalarda bir arkadaşım evinde yaptığı şaraptan hediye ederek “Tadım zamanı geldiğinde sana söyleyeceğim. Bana fikirlerini dürüstçe söyle lütfen, eksikleri birlikte tespit edelim” dedi. Pandemi döneminin başlarında her yerde evinde ekmek yapan insanları görürken şu an evinde alkol üreten kişileri görür olduk.

Hayatımızda değişmeye başlayan o kadar çok alışkanlık var ki. Aslında bakarsanız bunlara alışkanlık demek doğru mu bilemiyorum. Değişmeye başlayan ya da değiştirmek zorunda kaldığımız şeyler hepimizin yapmakta hak sahibi olduğu ve feragat etmemizin söz konusu bile olmadığı en temel ihtiyaçlardan. Tüm yıl çalışıp bazılarımızın 15 gün bazılarımızın daha fazla da olsa dinlenmek için gittiği tatiller bile artık düşünülmeye başlandı ya da “Kısa da olsa güzel bir tatil yapabilmem için tüm yıl bazı şeylerden fedakarlık yaparak para biriktirmem gerekiyor” demeye başladık. Kendi adıma burada bahsettiklerim ve bunlar gibi ihtiyaçlarımızı yapabilmemiz için herhangi bir şeyden feragat etmememiz gerektiğine inanıyorum, belki ufak fedakarlıklar da bulunabiliriz ama bir şeyi yapmak için diğerinden vazgeçmek benim fikrime göre yanlış zira burada bahsettiklerim lüks ihtiyaçlar değil. Kısaca; “Her seçiş bir vazgeçiş” olmamalı!

Önceki Blog Yazılarım İçin Buraya Tıkla!

Günümüzdeki en büyük sorunlarımızın, yaşadığımız çağın “Hızlı” olmasından kaynaklandığını biliyor muydunuz? Hızlı yaşamak, hızlı yaşarken birçok şeyin farkına varamamak ve bu nedenle andan keyif alamamak… Her şeyin hızlı yaşanıyor olması insanları genellikle mecburen de olsa koşuşturma halinde olmaya itiyor. Kendimizi sürekli olarak bir şeyleri halletmek zorunda hissediyoruz ve bu his her zaman yapılması gereken işlerle ilgili olmayabiliyor. Bazen bir arkadaşımızla konuşmak bazen gelen mesaj ya da maillere geri dönmek… Günlük hayatta bize iyi gelebilecek aktiviteler için bile artık bir sorumluluk gözü ile bakmaya başladık. Peki sizce bu durum bizi nereye doğru sürüklüyor dersiniz? Ben size çevremden duyduklarımdan yola çıkarak söyleyebilirim, depresyona…

Geçtiğimiz günlerde çevremden biriyle konuştuğumda bana şundan bahsetti; “Hayat çok hızlı. İnternet dünyası, ulaşmak istediğimiz şeylere erişim süremiz, çok uzaklarda olan biri ile yan yanaymış gibi istediğimiz an görüşebiliyor olmamız, iş hayatının teknolojiye bağlı olarak çok daha hızlı ilerliyor olması vs… Her şey anında olabiliyor ve bu gerçekten bana kendimi çok yorgun hissettiriyor. Kendimi tüm bunların içinde geride kalmış gibi hissediyorum. Her an hayata yetişmeye çalışıyormuşçasına koşturma halindeyim ve sanki hiçbir şeye yetişememiş gibi hissediyorum. Yaşadığım andan keyif alamadığım gibi beni neşelendirmek isteyenleri de sorumluluk olarak görmeye başladım ve bu yüzden onlarla görüşmeyi bile reddediyorum. Aslına bakılırsa hayatın hızı beni hayatın tadından uzaklaştırıyor ve artık çoğu zaman her şeyden ve herkesten uzak kalmak istiyorum”. Sizce bu nasıl bir his? Bana kalırsa her şeyin farkında olduğu halde insani ilişkilerinde ve kariyer kazanımlarında zaafa uğramışlığın getirdiği bir his.

Hız ile Yarışmalı mıyız?

Günümüzde her şeyin hızlı yaşanıyor olması bizleri kısır döngü içine sokuyor. Hayatın içinde insanlar ile olan ilişkilerimiz, insani duygularımız ve bazen de edindiğimiz kazanımlar çoğu kez sekteye uğruyor. Öyle bir döngü içerisinde yaşıyoruz ve hatta bazılarımız için yaşamaya çalışıyoruz ki bugün yaptığımız en basit şeyleri bile geleceğimiz için bir adım olarak görüyoruz. İçinde bulunduğumuz anda somut bir şey elde etmeden vakit geçirirsek kendimizi sorumsuz ya da suçlu olarak hissediyoruz. Artık başkaları ile değil kendimizle ve zamanla yarış içinde olmamız ise bizleri hem fizyolojik hem de mental olarak büyük bir bozguna uğratıyor. Devamlı olarak bir şeylerin hızına yetişmemiz gerektiği hissine kapıldığımız zaman odak noktamızı kaybediyor ve stres dolu bir hale bürünüyoruz. Etrafımızda ya da hayatımızda gerçekleşen güzel şeylerin farkına bile varamıyor ve anın keyfini çıkaramaz hale geliyoruz. Tüm bunların farkına vardığımızda ise hayata bakıyor ve hızlı ilerleyen çağa yetişmemiz gerektiğine kendimizi inandırıyoruz. Böylece hızlı dünyaya yetişmeye çalışırken rotamızı kaybediyoruz. Sanıyorum anlatmak istediğim düşünceyi Çek asıllı Fransız yazar ve şair olan Milan KunderaLa Lenteur (Yavaşlık)” adlı eserinde anlatmış;

“Yavaşlığın düzeyi anının (hatıranın) yoğunluğuyla, hızın düzeyi ise unutmanın yoğunluğuyla doğru orantılıdır. Yavaşlık ile anımsama, hız ile unutma arasında gizli bir ilişki vardır. Bir şey anımsamak isteyen kişi yürüyüşünü yavaşlatır. Buna karşılık, az önce yaşadığı kötü bir olayı unutmaya çalışan kişi elinde olmadan yürüyüşünü hızlandırır”.

Önceki Blog Yazılarım İçin Buraya Tıkla!

Yeni yıl… Ayların sıfırlandığı, her şeye yeniden başlanabilecek en güzel zamanlardan… Tarihin sıfırlandığı, hayallerimizin gerçekleşmesi için tertemiz bir başlangıcın yapılabileceği, gerçekleştiremediğimiz kararlar için yeni bir sayfanın açılabileceği ya da yepyeni kararlar ve değişimler yapabileceğimiz beyaz bir sayfa… Aldığımız kararları uygulamak için pazartesi günlerini beklerken harekete geçebilmemiz için tercih edilebilecek en özel tarih yeni yıl… Her bitiş yeni bir başlangıç! Başlangıçlarımıza yeni hayaller ve yeni kararlar ekleyip harekete geçmenin tam zamanı değil mi? Hayallerin ve umudun varsa eğer yeni yılda hayatını değiştirmek için gerekli tüm motivasyona sahipsin. O halde şimdi otur ve düşün. Gerçekten yeni yılda neler yapmak istediğine, neleri değiştirmek istediğine aklındaki ve hayatındaki tüm olumsuz duygu ve düşünceleri bir kenara bırakarak karar ver. Bu noktada vermek istediğim bir tavsiyem var; gerçeklikten uzaklaşma! Ne kadar gerçekçi kararlar alır ve değişiklikler yaparsan o kadar mutlu ve hafif olursun!

Yeni Yılda Kendin için Neler Yapabilirsin?

  • Ajanda: Kendin için bir ajanda edinebilirsin. Günlük, haftalık ya da aylık… Sen yeni yılda hayatında ne gibi değişiklikler olsun istiyorsan buna uygun bir ajanda seçebilir ve notlar alarak kendini daha fazla motive edebilirsin.
  • Spor: Yeni yılda hayatında yapabileceğin en güzel yeniliklerden bir tanesi spor. Kendin için en uygun seçeneği belirleyebilir ve yılın ilk günü ilk adımını atabilirsin. Unutma; spor seni hem fiziksel hem ruhsal olarak güçlendirecek hem de yapmak istediğin her yenilik ya da değişim için seni motive edecek!
  • Sağlık: Kullandığın herhangi bir kötü alışkanlığın varsa, sigara ya da çok fazla alkol tüketmek gibi, bu alışkanlıklarından arınabilirsin. Beslenmene daha fazla özen gösterebilir ve vücudun için daha fazla su tüketebilirsin. Vücudun yenilenip tazelendikçe hayatının da aynı oranda yenileneceğini aklından çıkarma!
  • Kitap: Kendin için ve geleceğimiz için kitap okumaya daha fazla vakit ayırabilirsin. Ne türde olursa olsun neyi ya da kimi okumayı seviyorsan bir liste çıkar ve her gün mutlaka az da olsa okumaya özen göster. Böylece zihninin arındığına ve ufkunun genişlediğine şahit ol!
  • Sevdiklerine Zaman Ayır: Ailen ya da arkadaşların… Sevdiklerine daha fazla zaman ayırmak seni ruhsal olarak daha fazla doyuracağı gibi seni daha fazla mutlu da edecek. Günün ya da hayatın koşuşturmacasından sevdiklerinle uzaklaşarak stresten korunabilirsin. Yalnızlığa hapsolma!
  • Hobi Edin: İster ülkeyi, istersen dünyayı gez. İstersen kendine yeni bir aktivite bul. Senin de kaliteli vakit geçirmeye, boş şeylerle değil seni geliştiren şeylerle ilgilenmeye hakkın var. Kendine kendin için zaman yarat!

Her ne kararı alırsan al, unutma, yeni yıl yeni bir başlangıç! Dünyanın kirinden arınmak için kendimizi geliştirmeye, mutlu ve sağlıklı bir zihne ihtiyacımız var. Yeni yılda hem kendin için hem de geleceğimiz için adım atmayı unutma!

 

Önceki Blog Yazılarım İçin Buraya Tıkla!