fbpx

Marka olabilmenin altın kurallarından bir tanesinin gençlere doğru kanal ile ulaşabilmek olduğunu biliyor muydunuz? Günümüz dünya ekonomisinin kapitalist sistemle işlediğini göz önüne alırsak ulaşmanız gereken ilk ve en önemli kesim gençlerdir. Günümüz gençleri bu düzene doğan ilk nesildir dolayısıyla da teknoloji ve internet ile yoğun olarak ilgilenen nesil de günümüz gençleridir. Vakitlerinin çoğunu bilgisayar ya da cep telefonları ile geçirmeleri istedikleri her şeye anında ulaşabilmelerini kolaylaştırıyor. Kendinden önceki nesillerden çok daha interaktif bir şekilde düşünebilmeleri, ulaşmak istedikleri her şeye anında erişme istekleri, zaman kaybından ve beklemekten hoşlanmamaları sebebiyle zevk aldıkları şeylerin çok hızlı değişebiliyor olması, sosyal medyayı aktif bir şekilde kullanabilmeleri sayesinde hızlı bir şekilde onlara yüzlere değil milyonlara ulaşabiliyor olmaları bir markanın küreselleşebilmesi için ilk olarak gençlere hitap etmesini gerektirir. Gençlere hitap edebilmenin en temel kuralları içinde ise ilk olarak trendleri takip etmek ve gençlerin kuşku duyarak sorgulamasının önüne geçmek yer alır. Günümüz gençlerinin istedikleri her şeye anında sahip olmak ya da ulaşabilmek gayesinde olmaları yani sabırlarının oldukça az olması, kendi aralarında bir sözlük oluşturmuş olmaları, nerede ne yapılması gerektiğinin ve de nerede nasıl giyinilmesi gerektiğinin farkında olmaları kendilerini diğerlerinden ayırmak için markalara daha çok önem vermelerini gerektirdi. Böylece gençler kendilerini diğerlerinden ayırırken kullandıkları markalara özen göstermeye başladı.

Marka Olma Yolunda Gençlere Hitap Etmenin Yolları Nelerdir?
• İlk olarak markanızın gençlere ya da çocuklara doğrudan hitap edip etmediğine karar vermelisiniz. Eğer markanız doğrudan gençlere ya da çocuklara yönelikse kullanacağınız medya kanallarında korku, hayal, ayrıcalık, aşk, mizah ve denge unsurlarına yer vermelisiniz. Popülerliğe oldukça önem verdikleri için markanızın onlara kendilerini özel hissettirmesi önemlidir.
• Markanızın gençler üzerindeki etkisine önem verin. Onların size geri dönüşler yapabilmesini sağlayın. Teknolojiyi hızlı ve sık bir şekilde kullanıyor olmaları eğer markanızdan memnunlarsa etraflarına sizden mutlaka bahsetmelerini sağlayacaktır. Böylece bir kişi markanız ile tanışıp memnun kalırsa mutlaka çevresini de sizinle tanıştıracaktır. Fakat markanızda eksik buldukları ya da tam memnuniyet duyamadıkları bir şey varsa bunları tespit edebilmeniz ve üzerine yoğunlaşabilmeniz için sizlere geri dönüşlerde bulunmalarına izin vermelisiniz.
• Günümüz gençlerinin daha fazla araştırıyor olması yeniliklere de daha çok açık olmalarını sağlıyor. Her ne kadar yetişkinler gibi gençler de markalara karşı bağlılık hissetse de yetişkinlere göre çok daha çabuk sıkılıp bağlı oldukları şeylerden vazgeçebiliyorlar. Yetişkinlerin markalara karşı kurdukları duygusal bir bağ olduğunu biliyoruz. Bu duygusal bağın yanında ayrıca artık ebeveynler herhangi bir şey sahibi olmaya karar verdiklerinde mutlaka çocuklarının görüşlerini de almakta ve aldıkları bu görüşe önem vermekteler. Bu nedenle markanız doğrudan gençlere ya da çocuklara hitap etmiyor olsa bile mutlaka dolaylı yoldan genç kesimin onayına ve fikrine ihtiyaç duyar. Kullanacağınız medya reklamlarında bu ayrıntıları unutmadan gençlere de hitap edebilmelisiniz.
• Düzenli aralıklarla markanızın çocuklarla ya da gençlerle olan ilişkisini kontrol etmelisiniz. Yaşa ve cinsiyete göre markanızdaki gençlerin oranlarına dikkat etmeli, ilişkilerinizin gün geçtikçe ne şekilde ilerlediğini gözden geçirmelisiniz.
• Markanızı yaratırken ve varlığını sürdürürken duyulara ve duygulara hitap etmeyi unutmayın. Yapacağınız reklamlarda ve uygulayacağınız stratejide tüm duyuları en üst seviyeye nasıl çıkarabileceğinizi hesaplamalısınız. Tüm bunları yaparken aynı zamanda markanızın da bir duruşu olması oldukça önemlidir. Bir çizgi üzerinde hem en sağlam olduğunuz yanları sergilerken hem de zayıf yönlerinizi saklamak yerine üzerinde çalıştığınızı gösterebilmelisiniz. Böylece markanızın değerini giderek artırabilirsiniz.
• Müzik ruhun gıdası! 2000’li yıllarda ise müzik artık hayatımızın her alanında yer alıyor. Neredeyse her şeyi notalarla tanıyoruz. Gençlerin bilgisayar ve cep telefonuna olan yatkınlığı tüm işlerini de neredeyse elektronik ortamda internet üzerinden yapmalarını sağladı. Bu nedenle markanıza ait duruşunuzu sergileyebileceğiniz bir uygulamanız olmalı. Bu uygulama ile gönderebileceğiniz bildirimleriniz size özel bir ses içermeli. Elektronik ortam için adeta markanızın sesini yaratmalısınız.

Günümüz çocukları ve gençleri her şeyi yetişkinlerden çok daha hızlı bir şekilde öğreniyor. Bebeklik çağında bile yalnızca neyi istediklerini bilmekle kalmıyor istedikleri ürünün markasını bile öğreniyorlar. Hal böyle olunca bir markanın doğrudan ya da dolaylı bir şekilde mutlaka yolu gençlerden ve çocuklardan geçiyor. Üstelik çocuklar ve gençler bir markanın yaptığı tüm değişiklikleri de anında fark edebiliyor. Yapılan reklamlarda vaat edilenin gerçekte var olup olmadığına daha çok özen gösteriyorlar. Bu nedenle bir markanın kendisini olduğu gibi göstermesi gençler için oldukça önemli bir ayrıntı. Gençlerin trendlerini takip ederken kendi duruşunuzdan ödün vermeyin. Fakat yalnızca markanızı önemsiyormuş gibi gözükmeyin zira günümüz gençleri kendilerinin önemsenmesini daha çok istiyor. Bir markaya yaklaşırken çağa uygunluğuna, hitap şekline, dürüstlüğüne oldukça önem veriyorlar. Markanızı yaratırken gençleri yani çağı takip etmekten geri kalmayın. Gençliği pas geçmeyin!

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK, sporun tüm dallarının Türk gençliğinin milli terbiye ve gelişiminin temel unsurlarından kabul ediyordu. Bu nedenle de Türk gençliğinin sporun tüm dalları ile ilgilenmesini, kendilerini geliştirmelerini ve başarılı olmalarını istiyordu. Atatürk, geleceğin gençlerin elinde olduğunu bilen ileri görüşlü bir liderdi. Geleceği inşa edecek olan gençlerin bilimin ışığından ayrılmasını istemez hem mental açıdan hem ahlak ve zihinleri açısından hem de bedenen kendilerini geliştirmelerinin gerekli olduğunu savunmuş bunun için de spora ve sporsal faaliyetlere son derece önem vermiştir. Atatürk, “Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim” diyerek sporcuların yalnızca bedenlerini ve yeteneklerini geliştirmelerinin tek başına bir anlamı olmadığını savunuyor ve bir sporcunun daima başarılı olabilmesi için bedeni ve yeteneğinin yanında ahlakının ve zekasının da önemli olduğunu söylüyordu. Günümüzde spora, eğitime, bilime verilen önem ve yatırım giderek azalırken Atatürk geleceği gören eşi benzeri olmayan bir liderdi. Savaş sonrası dönemlerde bile eğitime, bilime ve spora yatırım yapmayı ihmal etmedi.

Atatürk’ün Sevdiği Spor Dalları

Kürek çekmeyi seven Atamız İstanbul’a her gelişinde de Florya’da mutlaka sandal ile kürek çekerdi. Kürek çekmek dışında at binmeyi de çok seviyordu. Yalnızca erkeklerin at binmede başarılı olduğunu düşünenlerin aksine “Ata en iyi binen yalnız Türk erkekleri değildir. Türk kadını da bu işi çok iyi bilir” diyerek kadın-erkek ayrımı yapmadan tüm Türk milletini spora çağırırdı. Ayrıca “Türk milleti anadan doğma sporcudur. Henüz yürümeye başlayan köy çocuklarını bile harman yerinde güreşirken görürsünüz” diyerek güreş sporunu Türk milletinin milli sporu olarak nitelendirmiştir. Öyle ki kendisi de güreşmeyi çok severdi. Güreş Milli takımımızın İtalya’yı yenmesinin üzerine tüm takımı Florya Cumhurbaşkanlığı Köşkü’ne davet etmiş ve hepsini teker teker tebrik etmiştir.

Atatürk’ten Spor Tavsiyeleri

Atatürk’ün spora olan ilgisi çocukluğundan itibaren vardı. Sporun başarıda temel taşlardan olduğunu düşünüyor ve ilk tavsiyesini de 1915 yılında vermişti. 1915 yılında “Osmanlı Gençlik Dernekleri” Genel Müfettişi olarak atanmıştı. Atamasından kısa bir süre sonra spor ile ilgili bir rapor hazırlamış, raporunda okullarda verilen beden eğitimi dersinin daha fazla olması gerektiğini savunarak dönemin hükümetine sunmuştu. 1932 yılında Halk Evi kurulması için talimat verdi. Halk evlerinin önem ve öncelik vermesi gereken konulardan bir tanesinin de spor olduğunu söylemiştir. Sporun, ulusal eğitimin vazgeçilemeyecek bir temel olduğunu savunan Atatürk, Türk milletinde spora olan ilginin uyandırılması gerektiğini bunun için de sporun ulusal bir etkinlik haline getirilmesinin önemli olduğunu sözlerine eklemiştir.
Milli Mücadele’nin başlaması gerektiğini düşünen Atatürk, Kuvayi Milliye’yi kurmak için 19 Mayıs 1919 tarihinde Samsun’a gider gitmez TBMM’nin kararı ile “19 Mayıs 1919 Gençlik ve Spor Bayramı” ilan etmiştir. Sporun bir milletin başarısında temel etkenlerden biri olduğunu düşünüyordu. Sporda da başarının bilimin ışığından ve izinden ayrılmadan elde edildiğini savunuyordu. 1922 yılında “Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı” nı kurarak spora ve sporcuya ilk kez yardım elini uzatmıştır. Spora gerekli önemi veren ileri görüşlü liderimiz Atatürk spora Nutuk’ta da yer vermiştir;

“Her türden spor etkinliklerini, Türk gençliğinin ulusal eğitiminin ana unsurlarından saymak gerekir. Bu işte hükümetin şimdiye kadar olduğundan çok daha ciddî ve dikkatli davranması, Türk gençliğinin spor bakımından da ulusal heyecan içinde özenle yetiştirilmesi önemli tutulmalıdır”.

Yıllar öncesinde sporun ne kadar önemli olduğunu her zaman söyleyen ve çalışmalar yapan Mustafa Kemal Atatürk, Türk milletinin ileriye gidebilmesinin temel etkenlerinden birinin spor olduğunu belirtmiştir. Sporcunun kendisini hem bedenen hem ahlak hem de ruhen geliştirmesinin kişiyi ve ülkesini ileriye götüreceğinin de altını her zaman çizmiş ve şöyle söylemiştir;

“Dünyada spor hayatı, spor alemi çok önemlidir. Bu kadar önemli olan spor hayatı bizim için daha önemlidir”.

Gitme imkânı bulamadığımız yerlere dilediğimiz her an gidebilmemizi, farklı kültürleri öğrenebilmemizi, tanımadığımız insanları tanıyabilmemizi sağlamaz mı kitap okumak? Hiç tanımadığımız bir insanın yaşadıklarına şahit olabilmemizi, acılarına ortak olabilmemizi, empati yapabilmemizi, bilmediğimiz duyguların hayatı nasıl değiştirebildiğini öğrenmemizi sağlamaz mı? Herhangi bir konuda bizim gibi düşünmeyen insanların düşüncelerinin nasıl ve neye göre şekillendiğini anlamamızı sağlar, kitap okumak… Bazen hayatımızdaki tüm duyguları başkalarının ne şekilde yaşadığını görmemizi sağlar bazen de yaşadığımız acıları yalnızca bizim değil başkalarının da yaşadığına tanık olmamızı… Duyduğumuz bir sözün ne anlamlara geldiğini öğrenmemizi, bir olayın hayatımızı nasıl değiştirebileceğini anlamamızı sağlarken bir yandan da bakış açımızı nasıl geliştirdiğine şahit oluruz. Okudukça tanıdığımız karakter hakkında ilk sayfalarda farklı düşünürken hikâye ilerledikçe düşüncelerimizin nasıl değiştiğini fark ederiz. Bir bakıma insanlara karşı önyargılarımızdan kurtulmamızı sağlar kitap okumak. Dünyanın kendi etrafımızda dönmediğini, bizim alışık olduğumuz çevreden farklı çevreler olduğunu, her şeyin doğrusunun bizim doğrumuzla sınırlı olmadığını görürüz. Kitap okuyan insan adaletli insandır, önyargıları olmayan, hayatta her şeyin olabileceğinin farkında olan ve hiçbir şeyi ötekileştirmeyen insandır. Çoğu zaman hangi kitabı okuduğumuzun önemi yoktur. Önemli olan kitap okumaktır. Bu yazımda sizlere çocuk kitabı olduğu düşünülen fakat yetişkin yaşta okunduğunda bakış açımızı değiştiren beş kitaptan bahsedeceğim.

1. Küçük Prens – Antoine de Saint-Exupéry

1945 yılında çocuk masalı olarak yazılan Küçük Prens birçoğumuzun başucu kitabıdır muhakkak… Çocuk yaşta okuyanlarımız dışında yetişkin yaşta da okuma fırsatı bulanların neredeyse her satırının altını çizdiği ve kendine yeni fikirler katarak ders çıkarttığı muazzam bir eser. Yazar, “Küçüklerin gözünden büyükler ne hatalar yapıyor anlaşılsın istedim” der. Yazarın amaçladığı mesajları oldukça başarılı bir şekilde veren Küçük Prens aynı zamanda neredeyse günümüzü anlatıyor. Birçoğumuzun sanal aleme kapıldığı günümüzde hazırcılığa da fazlasıyla alışmış durumdayız. Kalabalığımızda yalnızlaştıkça hepimiz hazıra giderek alıştık. İstediğimiz her şeyi bazen raflardan bazen mobil uygulamalardan birkaç saniye içinde satın alıyoruz.
“İnsanların tanımaya ayıracak zamanları yok artık. Aldıklarını hazır alıyorlar dükkanlardan. Ama dost satan dükkanlar olmadığı için dostsuz kalıyorlar.”
Büyük anlamlar çıkarılası sözler değil mi? Yazıldığı yıllardan ziyade günümüzde düşünür ve gelişen teknolojiyi iyi kullanamadığımızı ve sosyal medyanın kurbanları olduğumuzu da hesaba katarsak kendimize kurduğumuz bu sanal dünyada her şeyi anında elde edebiliyorken nasıl yalnızlaştığımızı daha iyi görüyorum. Dostluğun bile çıkara dönüştüğünü, gerçeklikten uzaklaştığını elimizde olsa dostluğu bile satın almaya çalışacağımızı fark ediyorum. Önyargılarımızdan kurtulamadığımızı, dünyayı kendi etrafımızda dönüyor sandığımızı ama gün geldiğinde alıştığımız hazırcılıkla nasıl tek başımıza kalacağımızı görüyorum. Her ne kadar çocuk masalı olarak bilinse de yetişkinler için yazılmış küçük bir kitaptır, Küçük Prens…

2. Alice Harikalar Diyarında

Alice, tavşan, harikalar diyarı ve kraliçe… Hepsinin ifade ettiği anlam farklı farklı ve hangi açıdan bakarsak o düşünceye uyabilen iyi kurgulama. Çocukken okuduğumuzda hayal dünyamızı var eden ve hayal kurabilme yetimizi geliştiren nadide kitaplardan bir tanesi. Yetişkin yaşta okuduğumuzda ise farkındalık yaratıyor adeta. Okuduğum zaman beni en çok etkileyen ve düşündüren söz; “Nereye gitmek istediğini bilmiyorsan, hangi yoldan gideceğin fark etmez” olmuştu. Tavşan bu sözü ile Alice’e yolunu bilmediğin sürece benim sana vereceğim tavsiyelerin hiçbir önemi yoktur, mesajı verir aslında. Hayatımızda da böyle değil midir? Tavsiye almak özellikle de işin uzmanından tavsiye almak mutlaka önemlidir. Ancak kendimize ait bir rotamız yoksa aldığımız tavsiyenin hiçbir önemi yoktur çünkü hedefimiz yoksa ya da hedefimizin ne olduğunu bilmiyorsak vardığımız yerin güzelliğini de yakalayamayız.

3. Robinson Crusoe – Daniel Defoe

Robinson Crusoe, ani bir fırtınada içinde bulunduğu gemiden zorluklarla tek başına nasıl kurtulduğunu ve ıssız adada tek başına nasıl hayat mücadelesi verdiğini anlatır. Ailesi denize açılmasına şiddetle karşıyken ve başına gelebilecek tüm tehlikelerden de bahsedilmişken Robinson kendi kararının arkasında durarak yola çıkar. Hikaye aldığı kararın sonuçlarına tek başına nasıl göğüs gerdiğini gösterir bizlere… Vardığı ıssız adada kendine ilkel de olsa yeni bir yaşam kurmaya başlamışken yerlilerin ayin yapmaya gelmesine ve ayin sonunda bir kişiyi yiyerek kurban vermelerine tanıklık eder. Ettiği tanıklık sonrasında kurtardığı bir kurbanla birlikte yaşamaya başlar ve birlikte hayatta kalma mücadelesi verirler. Kitabın çarpıcı bir şekilde verdiği ders ise bana göre aldığımız kararların sonuçlarına razı olarak hayata küsmemiz değil eğer yanlış bir karar aldıysak ve sonucu beklediğimiz gibi olmadıysa hayata yeniden nasıl sarılmamız ve başlamamız gerektiğini anlatıyor olmasıdır.

4. MOMO – Michael Ende

Michael Ende; “Benim kitaplarım 8 ve 80 yaş arasındaki tüm çocuklar içindir” der. Tek cümlesi ile kitaplarının yalnızca çocuklar için değil biz yetişkinler için de farkındalık yaratabileceğini anlıyoruz aslında. Momo’nun hikayesinde olay, şehre “Duman Adamlar”ın gelmesiyle başlar. Duman Adamlar yaşayan halkın yalnızca para peşinde olmasına, dostlarını terk etmelerine, çocuklarının yaşlarına göre davranmalarına engel olmalarına sebep olur. Momo’nun alışık olduğu o sıcak ve rengarenk şehrin artık durağan ve griye dönüşmesine sebep olurlar. Kimse bir anda ne olduğunu ve neye dönüştüklerini fark etmese de Momo her şeyin farkındadır ve buna “Dur!” demesi gerektiğine inanır. Hikâyenin geri kalanında da olanları sorgulayarak ve tartışarak tüm bu yaşananlarla nasıl savaştığına şahit oluruz. Tartışma yeteneğimizin farkına varmamızı sağlayan kitap sayesinde yaşanan her şeyi olduğu gibi kabullenmek yerine doğruyu bulmaya çalışmamız gerektiğini ve ortada bir yanlış varken ikna olmak yerine sorgulayarak doğrudan vazgeçmememiz gerektiğini öğrenir ya da hatırlarız.

5. Seçme Öyküler – Ömer Seyfettin

Öykü anlatabiliyor olmanın hayatımızda ne kadar işimize yaradığını düşündünüz mü? Zaman zaman dile getirmek istediklerimizi öykü anlatarak daha anlaşılır hale getirebilir zaman zaman da içinde bulunduğumuz duygu ve düşünce durumunun anlatacağımız öyküler sayesinde karşı tarafa daha iyi işlemesini sağlayabiliriz. Ömer Seyfettin, çok sayıda tez yazan bir yazardır. Yazdığı tezlerde anlattıklarını savunabilmek ve ispat edebilmek için öykü yazmayı tercih eder. Hedeflerini de gerçekleştirir aslında. Yazdığı öyküler sayesinde anlatmak istediği her şeyi okuyanlarına geçirmeyi başarır. Ömer Seyfettin’i okuduğum zaman öykü anlatabilmenin hayatımızda ne kadar önemli olduğunu anlıyorum. Öykü anlatabilmenin iletişim gücümüzü ne kadar güçlendirdiğini görüyorum. İşte tam da bu yüzden öyküleme yeteneğimizi geliştiriyor Ömer Seyfettin kitaplarında.

Kitapların Yeri

“Kitap işte” deyip geçmemek gerekiyor. Okumak bizi her anlamda geliştirir eğer doğru okumayı öğrenirsek. Bakış açımızı geliştirir, ufkumuzu genişletir ve yeni fikirler üretebilmemizi sağlar. Çocuk kitapları olarak geçen birçok kitapsa aslında yetişkinler tarafından mutlaka okunmalıdır diye düşünüyorum. Zira hayata çocuk gibi bakabilmek zor olsa da oldukça keyiflidir. Hayata çocuk gibi bakabilmek çok daha masumdur ve farkında bile olmadığımız hatalarımızı görmemizi sağlar. Unutmayın,
“Her çocuk bir dahi ve her dahi bir çocuktur.”

2021 yılındayız, sizce iş dünyasında ne kadar geliştik?

Günümüzde hala kadınların bir erkek gibi liderlik yapamayacağı, istediği her şeyi başaramayacağı, kadın ve erkek arasındaki eşitliğin güç dışında olabileceği bu nedenle de kadının iş hayatında seçeceği alanların sınırlı olacağı düşünülüyor. Ne kadar acı verici bir düşünce değil mi? Bu şekilde düşünenlerin acizliği mi sizce bu durum yoksa toplumumuzun hala eril düşüncelerden kurtulamamış olması mı? Bana kalırsa her ikisinden de kaynaklanıyor. Eskiden kalma inançlar ve düşünce biçimleri, insanların eskiden kadın ve erkeklerin bir aradayken daha uyumlu ve mutlu olduklarını (!) düşünüyor olmaları, kadının sabit görevleri olduğu ve bu nedenle de vaktini ağır ya da önemli işlere ayırmaması gerektiğini savunmaları 2021 yılında dahi ilerleyememiş olmamıza neden oluyor. Yazımın bu kısmında kadınların ülkemizde eğitim ve iş hayatına atılmadığını düşündüğüm belirebilir zihninizde. Fakat düşündüğüm ve sizlere bahsetmek istediğim tam olarak bu düşünce değil. Elbette artık kadınlarımız eğitim hayatında daha fazla yer alıyor ve kariyerlerini iş hayatında profesyonel olarak yapıyor. Peki sizce kadınlar iş hayatında istedikleri her alanda yer alabiliyor mu? Bu sorunun cevabı üzücü bir şekilde “hayır”.

Kadınlarımızı siyasette, üst düzey bir pozisyonda ya da yönetim kadrosunda ne kadar görebiliyoruz? Sayıları o kadar az ki gördüğümüz zaman ne şekilde iletişim kuracağımızı şaşırabiliyoruz. Burada suç tabi ki toplumumuzda. Üst düzey bir pozisyonda kadın çalışan görüldüğü zaman işin doğruluğundan şüphe duyanlarımız ve güvenemeyenlerimiz var. Tabii bir de kadın bir çalışanın kendisinden üst pozisyonda yer almasını hazmedemeyenler… Kısa bir araştırma ile şirketlerin iflas noktasına geldiklerinde ya da işleri rayından çıktığı zamanlarda yönetim kadrosuna kadın çalışanlar dahil ettiklerini okudum. Burada işlerin kadın çalışan kontrolüne verilmesinin sebebi ise iş kötü bir şekilde sonlandığında suçun o kadın çalışanda olduğunun düşünülmesi ve başarısız sayılanın yine o kadın çalışan olarak ilan edilmesi kurnazlığıdır. Ne de olsa kadınların liderlik, otorite ve yönetim kabiliyeti gizli becerileri olduğuna inanılmıyor (!). Hatta bunun için bir teori bile var, “Rol Uyumu Teorisi”. Bu teoriye göre kadın çalışanlar başarılı olursa arkasında erkek kadrosu olduğu için başarısız olursa da kadın olduğu içinmiş. Teori bu düşünceyi savunmuyor elbette. Yalnızca tüm dünyada var olan bu eril düşüncenin altında yatan sebepleri ve bu sorunu çözmek için neler yapılması gerektiğini araştırıyor.

Kadın ve erkek rollerini toplum belirliyor. Bu nedenle de kadın ve erkek arasında keskin bir çizgi ortaya çıkmış ve bu çizgi günümüzde de maalesef hala korunuyor. Toplum tarafından yaratılan bu ayrımsa kadın ve erkek arasında sosyal eşitsizliğe yol açıyor. Örneğin kamusal alanda daha çok erkek görüyoruz. Kadınların kamu alanında oldukça az olması maalesef bir gerçek. Kadınlar kamusal alandan uzak tutularak daha çok evlerine itiliyor ve bu bilinçaltı enerjisi ile yapılıyor. Erkeğinse her alanda çalışma imkânı bulması liderlerin yalnızca erkeklerden oluşmasına sebep oluyor. Dolayısıyla erkek olmayan her birey lider değil, liderin bir çalışanı olarak görülüyor. Çünkü toplum erkekleri lider, güçlü, otoriter, sabırlı ve yönetebilen olarak tanımlıyor. Kadınların bu özelliklere yeteri kadar sahip olmadığı düşüncesinin geçmişten günümüze dek dayatılıyor olması da kadınların kendilerini yetersiz hissetmelerine ya da umutsuz olmalarına sebep oluyor. Önyargı, klişe düşünceler, cinsiyet ayrımı gibi yaklaşımlar yüzünden yalnızca erkeklerin liderlikte ve üst düzey pozisyonlarda başarılı olabileceğine inanılıyor. Oysa ki başarı, otorite, yönetim becerisi gibi özellikler doğuştan cinsiyetlere yüklenen kabiliyetler değildir. Ancak eril düşüncelere göre cinsiyetlerin belirli özellikleri olduğuna inanılması kadınlara yeteri kadar fırsat verilmemesine yol açıyor. Ayrıca kadınlar çalıştıkları işlerde yükselmek istediklerinde de görünmez engeller ile karşılaşıyor. Gerçekse kadınların sosyal, politik, kültürel ve ekonomik yaşamın her alanında dilediği gibi hak ettiği yerde olabilmesidir.

Kadınlarımızın hak ettikleri her alanda hiçbir zorlukla karşılaşmadan bulunmaları gerektiğine sonuna kadar inandığımı ve destek verdiğimi söylemek istiyorum. Sözlerimi Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 1923 yılında söylediği sözlerle bitirerek bu konunun biraz düşünülmesi gerektiğini eklemek istiyorum.

“Bir toplum, cinsinden yalnız birinin asrî gerekleri elde etmesiyle yetinirse o toplum yarıdan fazla zaaf içinde kalır. Bir millet gelişmek isterse bilhassa bu noktayı esas olarak kabul etmek mecburiyetindedir. Binaenaleyh bizim toplumumuz için ilim ve fen lâzım ise bunları aynı derecede hem erkek hem de kadınlarımızın elde etmeleri lâzımdır.”